13. Yüzyılda Moğol istilası Anadolu’da büyük bir hareketliliğin yaşanmasına sebep olmuştu.
br /> İskender Pala Moğol istilasının sonuçlarını Nuh Tufanı’nın sonuçlarına benzetmesi de Moğolların yarattığı tahribatla ilgili bizlere ipucu verebilir. Zira Moğol hareketi, dünyanın ürettiği bilgiyi ve gelişmeleri sıfırlayacak bir tarza sahipti. Moğollar önüne ne gelirse yıkıp yakmışlardı. Bu istila neticesinde, Anadolu’da maddi hayat çökmüştü. Madde ve mana dengesi yaradılışta eşittir. Kaldı ki Allah her şeyi bir dengede yaratmıştır. Hal böyle iken madde ya da manadan biri yükseldiği zaman diğeri azalır, biri azalırken diğeri artar. İşte 13.yüzyıl Anadolu insanı, yaşanılan onca olumsuzluktan sonra maddeden koptu. Son tahlilde madde sıfırlanmıştı. Bu durum karşısında geriye bir yol kalmıştı; manaya yüklenmek, her şeyi manaya teslim etmek. Böyle bir zihniyet yapılanmasında, Yunus Emre, Mevlana, Ahmet Fakih, Hacı Bayramı Veli gibi mütefekkirler ortaya çıktı. Maddi hayatın çok zayıfladığı bir ortamda, anılan kişiler manevi yaşamın burçları oldular ve Türk –İslam medeniyetine yön verdiler. Bir medeniyetin devamlılığı mana ve madde arasındaki dengeye bağlıdır. Bu durum aslında kişi için de geçerli bir durumdur. Madde ve mana dengesini sağlamış bireyler daha mutlu ve daha verimlidir. Madde ile mana arasındaki çözülüşün doruk noktası kapitalizm ile birlikte ortaya çıkmıştır. Günümüzde de ruh dünyası ile madde dünyasındaki ayrılığı körükleyip sosyolojik bir krize sebep olan kapitalist anlayış nereye kadar hakim bir paradigma olacak?J.M.Keynes ile J.Schumpeter kapitalizmin rasyonel, kurallı ve istikrarlı bir sistem olabileceği düşüncesinin yeniden dillendirilmesinde öncü rol oynamış iki iktisatçıydı. Keynes’e göre kapitalizmde yapısal krizler yaşanabilirdi. Toplam talepteki yetersizlik nedeniyle devlet, sorunu çözmek, talebi arttırmak, faiz oranlarını ayarlamak ve kapitalizmin işleyişini yeniden düzenlemek amacıyla etkin bir şekilde piyasaya müdahale edebilirdi. Keynes, kapitalizmi devlet eliyle yönlendirmenin muhtemel krizlere engel olacağını düşünmüştü. Bu durumu düşünürken de 1929 Büyük Bunalımını hiç aklından çıkarmıyordu. Zira Keynes, 1929 Bunalımının sebebinin de mali spekülasyon olduğunu ifade etmişti. Yani, finans kapitalinin önü alınmaz büyümesi karşısında yatırımların durması gündeme gelmiş, yatırım durunca yükselen spekülatif balon bir süreliğine kapitalizmin başına bela olmuştu. Ona göre, çağdaş ekonomik koşullar altında, serbest ticaret ölçülü bir şekilde sınırlandırılmalıydı.
Schumpeter ise Keynes’e göre daha muhafazakardı. O da; kapitalizmin kendi özgü mantığı içinde bırakılması karşısında bir felaketin ortaya çıkacağını ifade ediyordu. O bakımdan rasyonel kapitalizmin kontrollü bir şeklide olmasını düşünüyordu. P. Baran ve P. Sweezy gibi muhalif iktisatçılar ise; her halükarda kapitalizmin, tekelci sermayenin irrasyonel bir durum olduğunu, bunların kaçınılmaz bir şeklide ekonomik durgunluğa yol açabileceğini ifade etmişlerdi. Aynı dönemde, Baran ve Sweezy ABD Ekonomisi’nin 1970’lerden başlayarak ekonomik durgunluğa doğru yöneldiğini, ekonomik krizin ABD’yi 1973 -74’te yakaladığını ve bunun altın çağın sonu olduğunu ifade etmişlerdi. Aslına bakılırsa ABD Ekonomisi II. Dünya Savaşından beridir savaş ekonomisine dayanmaktadır. Bu durumun yansımaları 1965’de Vietnam’da, 1979 yılında da Afganistan’da kendini gösterdi. Panama, Grenada , Lübnan ve şimdi de Irak. Kapitalizm yeni bir yapısal kriz istemediği için, savaş ekonomisiyle ayakta kalıyor. Paralel bir şekilde birçok yerde etnik ve mezhep temelli sorunlar ortaya çıkıyor. Bu sorunlar karşısında ilgili coğrafyalar kapitalizmin mabedi tarafından uygarlaştırılıyor! Demokrasi, insan hakları, serbest piyasa düşüncesinin hakim olması için de değişik renklerden isimler alan hareketler sonucunda toplumlar hizaya getiriliyor(?)
Nitekim yeni yüzyılın medeniyetlerin savaşına sahne olması sürpriz olmayacak. S.Huntington bu yaklaşımın teorik temellerini attı. Bununla birlikte anılan kitaba önsöz yazan Bernard Lewis’de aynı şeyleri düşünerek kapitalizmin savaş aygıtına ideolojik gerekçe üretti.
Diğer taraftan kapitalizmin kendinden başkasını düşünmeyen, yıkıcı ve ayrıcı felsefesine karşılık madde-mana birlikteliği ve dengesi çok önemli olmaktadır. Şemdinli’de başlayıp, değişik merkezlere sıçrayan olayların en temel sebebi; kapitalist hegemonyanın düşüncelerdeki madde-mana dengesini bozarak, birlik ruhunun sorgulanmasına sebep olmasıdır. Yüzyıllardır bir arada yaşamış, birbirinden kız alıp kız vermiş vermiş, etle tırnak gibi olmuş Türk ve Kürt vatandaşlarının arasında mana krizi varmış gibi bir izlenim çıkarılmaya çalışılması çok manidardır! Buna alet olan, ihanet dünyasında güzide! bir yeri olan Brütüs’ün bu yüzyıl temsilcileri ise faaliyetlerini devam ettiriyorlar. İhanetin merkez üslerine karşı madde ve mana fay hattı dengesini sağlayarak, birbirimize güvenerek, birbirimizi severek karşı durabiliriz. Son tahlilde kapitalist istikrar adına kurban seçilmiş bir milletin temsilcileri olduğumuzu düşündürmeye çalışanlara karşı birlikte mücadele verebiliriz. Türk milleti hep yenilere öncülük etmiştir. Yeni bir medeniyetin hayalini kurup bu ülkeyi karşılıksız sevenler; kapitalist, Evangelist teorisyenlerin oyununu mutlaka bozarak yerli taşeronları deşifre edip, Türk milletinin yolundan atacaklardır.
Yavuz Sultan Selim, Kırım Han’ı Mengli Giray’ın oğlu Mehmet Giray’ın, yapılan bir yardım karşılığında sultan olması halinde kendilerine Kırım’ı bağışlaması teklifi karşısında söylediği sözler madde-mana dengesinin doruk noktasındaki kelamlardandır: “Hükümdarlar toprak bağışlamaz. Size altın verebilirim, zenginlik verebilirim, ama asla toprak vermem “ Böyle bir anlayışın hakim olduğu bir sistemde madde ile mana arasında bir kopukluk olmamıştır. Hayatımızı; borsa, faiz, döviz kurundaki hareketlere göre belirlerlerken, popüler kültür bilinçleri işgal ederken, Türküm denilmekten kaçınılıp, Türk kavramının alt unsur olarak takdime zorlandığı bir zamanda kuşkusuz madde ile mana birbirinden hızla uzaklaşmaktadır. Türk milletinin kendine olan güveni kaybolmaya başlamıştır. Böyle bir durumda kim neye inanacağını bilemez. Sonra da meydanlar, inanç pusulasını kaybetmiş bir avuç ne olup kime benzediği bilinmeyen fitnenin temsilcilerine kalır.
1071 Malazgirt ile 1176 Miryakefelon Zaferlerinden beri Anadolu coğrafyası, Türk medeniyetine beşiklik ederek Türk medeniyetinin altın çağlarını yaşatmıştır. Sonra dillere destan bir kurtuluş mücadelesinden sonra devletin ismi Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti üzerinde yaşayan halka Türk milleti denmiştir. Cumhuriyetin temel ilkeleri; tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek dil’dir. Bu söylenenlerden şüphesi olanlar, bulundukları pozisyonu ve coğrafyayı bir kez daha gözden geçirmelidirler.
Hülasa Evangelist, kapitalist zihniyetin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde sahneye koyduğu senaryoya alet olamamak gerekmektedir. Bölgesel bir ayrışmanın düşüncesini taşımak bile yapılabilecek en büyük ihanet olacaktır. Son tahlilde sosyolojik farklılaşmaları ortadan kaldırıp kapitalist genişlemeye engel olacak madde-mana dengesini yeniden tesis etmek gereklidir. Bu bakımdan ekonomik reformlarla birlikte sosyolojik reformları mutlaka hayata geçirmek gelecek açısından önem arz etmektedir. Türk Milleti bu sayede yeni bir Ergenekon’u 21. yüzyılda gerçekleştirebilir. Evet, bizim yeni bir Ergenekon’a ihtiyacımız bulunmaktadır. O halde, haydi yeniden Ergenekon….