Yunan Mitolojisinde Fırsat Tanrısı Kairos, Zeus’un en sevdiği oğluydu.  Zeus Olympos’un doruğunu ona ayırmıştı. Kairos, ele avuca sığmazın biriydi.

Kanatları öylesine güçlüydü ki; şimşek hızıyla görünür, göz açıncaya kadar kaybolurdu. Arkasından koşmanın yararı yoktu. Başının tamamı tıraş edilmişti. Alnının ortasında bir talih perçemi bırakılmıştı. Kairos ile karşılaşanlar bu perçemi tuttuklarında güzelliklerin ve iyiliklerin sahibi oluyorlardı. Kairos karanlıkta dolaşıp, şafağın söktüğü burçlarda otururdu. Bakışıyla müşfik, gülüşüyle soyluydu. Kairos, nimetlerini sabrın karanlığında gizleyip, şafağın söktüğü anda getirirdi.

Budha, geceyle birlikte duaya başlar, şafakta bembeyaz saadet kuşlarını insanlık ufkuna salıverirdi. Konfüçyüs karanlığın şikayetini dağlara fısıldar, gün doğunca mutluluğun erdemini haykırırdı. Hammurabi Kanunları, ahlak ve adalet tanrısı Samas’ın karanlıklarında yazılmış aydınlık hükümleriydi. Karanlığın yöneticilerini aydınlığa çağırdığı için Habakuk saçlarından tutularak Babil Kulesi’nden aşağıya atılmıştı. Hz. Musa, Sina Dağına karanlıkta çıkmış, On Emri şafağın ilk ışıklarında getirmişti. Hz. İsa çarmığıyla birlikte Golgotha Tepesi’ne karanlıkta yürümüş, şafak sökerken Yüce Allah’a yükselmiştir. Hz. Muhammed ise ilk vahyini Nur Dağı’nın mağara boşluğunda almış ve insanlık alemini ilahi mesajla aydınlatmıştır.  Sultan Alparslan 1071’de Türk Milleti’nin ebedi yurdunu yüreğindeki cesaret ışığıyla fethederken,  Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u almasıyla çağ değişmiş, Türkün gücünü tüm dünya görmüştür. Mustafa Kemal ise inançla, azimle, fedakarlıkla bir Milletin yedi düvele karşı nasıl bağımsızlık mücadelesi verebileceğini göstermiş, bağımsızlık fikri üzerinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurarak, Türk Milletinin geleceğine ışık tutmuştur.

Bu çerçevede, Türk Milleti her dönemde bir aydınlık yüzü bağrından çıkarmıştır. Çıkan bu aydınlık yüz Türk Milletinin makus talihini değiştirerek, Türk Milletinin var olmasını sağlamıştır. Türk Milleti bir aydınlık yüreğe bir kez daha şahitlik etmiştir. Bu yürek, yıllar önceki Sultanahmet Mitinginden sonraki ilk durak olan Tandoğan’da abideleşerek Türk Milletinin kaderini değiştirecek aydınlığı Tüm dünyaya göstermiştir.

Nitekim Ülkemizde umutsuzluğun kol gezdiği, karanlık zihniyetlerin hakim olmaya başladığı bir dönemde Tandoğan’da yürekten ve sorumluluk sahibi bilge bir ses yükseldi. Bu ses karanlıklar ve korkular içindeki biçare gönülleri ısıtarak aydınlattı. Bu ses kaybolmaya yüz tutmuş umutları, heyecanları yeşertti. Türk Devlet geleneğinde yer alan, ama üzeri paslanmış ciddiyeti ve vakar duruşu pekiştirdi. Sözün sahibinin gözlerinde parlayan inanç ve azim, kararlılıkla birleşince tüm Türkiye’yi heyecanlandırdı. Türk siyasi geleneğinde ilk defa bir muhalefet lideri milli duruşuyla Türk Milletinin doğal lideri konumuna yükseldi. Sorumluluk sahibi bu duruş karanlıklar içinde çıkış arayan yüz binlere, milyonlara aydınlığı gösterdi…

Toplum ahlakı, milli bilinç ve dayanışma içinde kendini örgütledi. Toplumsal  insiyatif  bir hedefe kilitlendi: “ Vatanın ve milletin geleceği tehlikededir. Vatanın ve milletin geleceğini yine milletin azim ve kararlılığı kurtaracaktır”  ilkesi her bir Türkiye sevdalısının yüreğine aydınlıklar içinde yerleşti. Sonrasında tüm zamanların en gür sesi hep bir ağızdan bir inancı tekrarladı: “Ne mutlu Türküm diyene.” Bu ifade yeryüzünde tüm Türk illerine bir merhaba gibiydi, bir sabır telkiniydi, bir kararlılığın göstergesiydi, bir gururun/onurun haykırışıydı. Ne mutlu Türküm derken, biraz ötede bu aziz Vatanın kurucusunun ruhu biraz olsun rahatladı. Öyle ya, Tük kelimesinin hafızalardan silinmeye uğraşıldığı böylesine garabet bir dönemde, hep bir ağızdan; “Ne mutlu Tüküm diyene” demek büyük direnç ve ciddi bir karşı duruştu. Aslına bakılırsa bir tarafta bu vatanın kurucusu, bir tarafta bu vatanının bilge ve lider sesi sanki birbirlerine selam verir gibiydi…

Tandoğan’da yükselen ses Tüm Türkiye’de yankılandı. Bu ses ciddiydi, bu ses vakardı, bu ses samimiydi, bu ses tarihten gelen tüm Türk liderlerinin ortak kanaatiydi.

Şah İsmail, Özbekleri yendiğinde Şeybek Han’ın kafatasını gümüşleterek kadeh yaptırmıştı. Şah İsmail bir keresinde: “ İntikamın ölçüsü yoktur; öldürmek yetmez, aşağıla ki, ismin tarihe geçsin” demişti. İşte Tandoğan’dan gök kubbeye yükselen ses Türk Milletini aşağılamaya çalışan, tarihsel husumet nedeniyle fırsat bulduklarında intikam için birçok şeyi yapabileceklerin yüzlerinde bir tokat gibi patladı.

Türkiye bugün bir çıkmazın sancısını yaşamaktadır. Bu sancının bir gün karşımıza bir çığlık gibi çıkacağının farkında değiliz. Bu bakımdan toplumsal uyanışı temsil edecek her söze kulak verilmesi toplumsal gelecek açısından gereklidir. Toplumsal uyanışı gerçekleştirecek ses idealist, cesur, kararlı ve hayalı olmalıdır. İşte bu ses Tandoğan’dan yükselmiştir…

İnsanı ahlaklı kılan temel duygu hayadır. Haya utanmanın ölçüsüdür. Toplum bu ölçüleri kişilerin temel ahlakından kazanır, üretir ve genişletir. Haya, gerçeği anlatırken hiçbir sapmaya meydan vermeyen dürüstlüğün ölçüsüdür. Erasmus, ‘Deliliğe Övgü’ isimli kitabında Jüpiter’in alemi seyrettiğini ve pisliklerin içinden çıkan fareleri görünce gözlerini kapattığını anlatır. Farelerin bastığı yerde aklın ve ahlakın olmadığını söyler. Bir şeyin gereğini, gerçeğini ve güzelliğini saptırmak, insanoğlunun topluma karşı sorumluluğundan vazgeçmesidir. Buna İslam’da “fısk” denmektedir.  Topluma karşı sorumluluğundan vazgeçmeyenler yeni yüzyılı iyi okuyup, tehlikeleri fark ederek insanları iyiye yönlendirebilenler olacaktır.

Toplumsal sorumluluk düşüncesi çerçevesinde, Tandoğan’da Türk Milleti’nin bütününe yönelik çağrı karşılık bulmuş, Türk Milletinin geleceğine yönelik milli ve ahlaki eksenli ısrarlı talep ve düşünceler, Dünyanın dört bir yanında dikkatle izlenmiştir. İngiliz The Guardian gazetesi; ‘ AB’de yaşanan belirsizlik Türkiye’de milliyetçilik akımını doğurabilir’-sanki Türkiye’de milliyetçilik eğilimi yokmuş gibi- derken,  Daily Telegraph gazetesi de; ‘ Hiristiyan Avrupa’nın Müslüman Türkiye’ye kapılarını kapaması karşısında on binlerce Türk Milliyetçisinin harekete geçeceğini’ belirtmiştir. Böylelikle, dünyanın gözünün Türkiye’yi aydınlatan Tandoğan’da olduğu gerçeği ortaya çıkmıştır. Ancak, Dünyanın unuttuğu bir gerçek vardır, o da; Türkün milliyetçiliğinin tepkisel nitelikle ortaya çıkmadığıdır. Batı tecrübesinde ötekine odaklanmış milliyetçilik yaklaşımı mutlaka tepkisel özellik taşır. Bunu Ernest Gellner çok iyi ifade eder.

Elbette, ötekinin yarattığı tahribata yönelik tepkiler Türk milliyetçiliğini özendirir, ama asla Türk milliyetçiliğini ortaya çıkaran başlıca etken değildir. Bu itibarla Türk Milliyetçiliğinin iç örgüsü ve dinamizmi benzerlerine göre farklılık gösterir. Bu çerçevede Türk milliyetçiliği bütünleyici, kapsayıcıdır. Dışlayıcı ve öteleyici ya da ayrıştırıcı özellik Türk milliyetçiliğinde yoktur. Son tahlilde Türk milliyetçiliği Cumhuriyet kurmuş bir ideoloji olması sebebiyle müşterekler üzerinde yükselmiş bir anlayışı temsil eder.

Türk milli mücadelesinde Halide Edip’in Sultanahmet Mitingi önemli bir yere sahiptir. İşgal kuvvetlerine karşı milli duruşun abide bir mücadelesini göstermesi bakımından çok anlamlıdır. Sultanahmet Mitinginde heyecan vardı, milli bağımsızlık düşüncesi vardı, arzu vardı, kararlılık vardı. Son tahlilde Türk Milletinin geleceğine ipotek koymaya çalışanlara karşı nefret ve öfkenin dirilişi vardı. Bu diriliş Milli Mücadelede bir dönüm noktası olmuş, Samsun’a giden yolda Gazi Mustafa Kemal’in yanında yer almıştır. İşte, Tandoğan’da yükselen ışıkla, yıllar önce Sultanahmet’ten yükselen ışık aynı noktada buluştu: Tam bağımsız Türkiye…

Ne mutlu Türküm diyene…