Geçtiğimiz hafta Türk siyasi tarihine bir Aldatma ve Kandırma haftası olarak kara harflerle yazılacak.
br />Müzakere Çerçeve Belgesi'nin onaylanması sürecinde devleti "devlet kadrolarımı" yoksa "parti yöneticileri"mi yönetir sorusunun cevabını gördük. Ve böylelikle devletin o kadar maaş verdiği bürokratlara, memurlara gerek olmadığını da gördük.O nasıl olur diye sormayın. Çünkü geçen hafta bu AB belgesinin onaylanıp onaylanmayacağı ile ilgili bütün resmi görüşmeler AKP Genel Merkezi'nden yapıldı. Tayyip Erdoğan Başbakanlık sıfatını kullanması gereken yer olan Başbakanlık binasında değil Genel Başkanı olduğu AKP binasında toplantılar düzenledi.
Dışişleri Bakanlığı'nın uzman bürokratları ile yapılması gereken toplantı AKP'nin MYK üyeleri ile yapıldı.
Çerçeve Belgeyi Cumhurbaşkanı göremiyor, Muhalefet partisi lideri göremiyor, AKP'nin kendi milletvekilleri bile içinde ne var bilmiyor. Ama AKP Genel Merkezi'nde belkide çaycı bile bu belgede neler olduğunu biliyor.
Ülkemiz için hayati bir önem taşıyan bu belge görmesi bilmesi gerekenlere değilde, partide Tayyip Erdoğan'a hoş görünme çabasında bulunan, devlet işlerinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi işlerinden daha ötesini göremeyen insanlarla tartışılıyor. Aslında bu insanlarla bile tartışıldığını sanmıyoruz. Muhtemelen Tayyip Erdoğan bu toplantılar sürecince teslimiyet belgesini kabul ettiklerini ancak bunu bir zafer olarak millete göstermeleri gerektiğini anlatmış ve parti yetkilileri ile de halkı nasıl kandıracaklarını konuşmuşlardır diye düşünüyoruz.
Ülkenin parti genel merkezinden yönetildiğine ilişkin başka bir ispat ise konusu bakımından Dışişleri Bakanlığında veya Başbakanlık'ta kabul edilmesi gereken İngiliz Büyükelçisinin AKP binasında kabul edilmesidir.
Şimdi soruyorum sizi bu ülkeyi Cumhurbaşkanı ve TBMM'mi yönetiyor yoksa AKP'nin görevlileri mi? Ayrıca bu ülkenin bürokratları işlerini yapmayacaksa ne diye onlara maaş ödüyoruz, işlerine son verelim gitsin bütün burokratların, uzmanların.
***
Yine aynı günden ilginç bir enstantane.
Bilindiği gibi bu çerçeve belgesinin içeriği Tayyip Erdoğan'ın ve Abdullah Gül'ün eline çok önceden geçti. Yani belgede ne yazdığını biliyorlar. Ancak, Erdoğan ve Gül son dakkaya kadar belgede "şu olursa vazgeçeriz", "bu olursa gitmeyiz" diye kendilerine bağlı medya kuruluşlarına demeçler verdiler.
Saat 17.45 sıralarında AB Dönem Başkanı İngiltere'nin Dışişleri Bakanı Straw, Abdullah Gül'le telefonla konuştuğunu ve Türkiye'nin belgeyi onayladığını söylüyor. Hatta şunu da ekliyor. Abdullah Gül'ün konuşma metnide elimize ulaştı.
Bakarmısınız. Türkiye'de TV'lerde, haber sitelerinde "Türkiye'den rest" haberleri geçerken, halbuki Türkiye çoktan herşeyi kabul etmiş. Geriye sadece Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül'ün kendilerini temizlemek için gerekli taktikleri planladıkları toplantının bitmesi kalmış. Belkide toplantı bitmiş, dışarıdakilere müzakere belgesini tartışıyor görüntüsü vermek için içeride gırgır yapıyorlardı. Orasını bilemeyiz.
Ama şu gerçek, toplantı bitti denilen saat 20.30 sularından yaklaşık 3 saat önce Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül herşeyi kabul etmişlerdi. Hatta Abdullah Gül akşam ne konuşacağını bile onaylatmak için Brüksel'e göndermişti. Hey Allah'ım ne hallere düştük. Başbakanımız, Dışişleri Bakanımız milletini yanıltmak için ne halledere düşüyorlar. Ülkemizin Dışişleri Bakanı ne konuşacağını onaylatmadan konuşamıyor bile.
***
Bu teslimiyet belgesinin kabul edilmesinden önceki saatlerde birileri çıkıp "olmazsa kabul etmeyiz", "hiç gitmeyiz" gibi boş kabadayılıklarla nutuklar attılar. Daha önce 17 Aralıkta gördüğümüz bu bedavadan atmaların aynısını 3 Ekimde'de gördük.
Daha da ilginci daha öncekinde de, bu seferkinde de bu sahte blöfleri, iktidara yağlanmadan başka birşey yapmayan medya kuruluşlarının aynı şekilde gazlayarak verdiklerini de gördük.
Ancak daha önce 17 Aralık'ın kısa bir süre sonrasında gerçekler ortaya çıkınca hem bu yalan medyanın hem de iktidarın elinin ayağına dolaştığını gördüğümüz gibi yine bu seferde, iktidarın ve "goygoycusu" medyanın yalanlarının ortaya çıktığında ne yapacaklarını göreceğiz.
***
Peki bu adı Çerçeve Belgesi olan belge ile ülkemizden neler isteniyor ve istenecek. Kısaca değinecek olursak.
Belgenin Müzakerelerin Başlamasına İlişkin Açıklama Bölümünün 4. maddesinde "Ankara Anlaşması’nın genişletilmesine ilişkin Protokol’ün imzalandığını da teyit ediyoruz." diyor. Yani Türkiye Kıbrıs Rum Kesimini tanıyacağını garanti ediyor.
Yine aynı bölümün 5. maddesinde de "Kararlar oybirliği ile alınacaktır. Müzakerelerin kapanması için doğru şartların oluştuğuna üye devletler karar verecektir" denmektedir. Yani Türkiye ile müzakerelerin akıbetini içinde Yunanistan ve Rum Kesimi gibi Türkiye düşmanlarının bulunduğu üye ülkelerin hepsinin birden onaylaması ile karar verilecek.
Aynı bölümün 6. maddesinde ise azınlıklar, Kürtler, dini konular vs. gibi konularda müzakere sürecinde AB'nin isteği ile alınacak yasaların müzakereler bozulsa bile değiştirilemeyeceği belirtiliyor.
Belgenin Müzakereleri düzenleyen genel ilkeler bölümüne bakacak olursak.
Bu bölümün 2. maddesinde "Müzakerelerin ortak hedefi üyeliktir. Müzakereler, doğası gereği sonuçları önceden garanti edilemeyen açık uçlu bir süreçtir. Birliğin Türkiye’yi hazmetme kapasitesi de dahil olmak üzere tüm Kopenhag kriterleri bütünüyle göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin üyeliğin tüm gereklerini tam olarak üstlenecek durumda olmaması halinde, Türkiye’nin Avrupa yapılarına mümkün olan en kuvvetli bağlarla bağlanması sağlanmalıdır." Yani müzakerelerin sonucu belli değildir. Türkiye'nin üye olacağı garanti değildir. Bununla birlikte üye olmasa bile Türkiye koyduğu yasa vs. ile AB'ye bağımlı bırakılacaktır.
4. ve 5. maddelerde ise daha önce söylediğimiz azınlıklar, insan hakları vs. konularında Türkiye'nin AB'ye sürekli rapor vermek zorunda olduğu ve üye ülkelerin 1/3'ünün isteği ile müzakerelerin askıya alınabileceği belirtilmektedir.
6. maddede ise Kıbrıs Rum Kesiminin, "Kıbrıs" olarak tanınması zorunluluğu getirilmektedir.
7. maddede Türkiye diğer uluslararası kuruluşlarla ve AB üyesi olmayan ülkelerle olan bütün ilişkilerini AB'den izin alarak ve AB'nin istediği şekilde yapmak zorundadır denmektedir. Yani Türkiye'nin bağımsızlığı elinden alınıyor.
Açıkcası bu kadarını söylemekle bile beni karabasanlar basmaya başladı. Allah sonumuzu hayır etsin. Ülkemizdeki AB yalanına sarılanlara ve AKP iktidarına Atatürk'ün bir sözünü hatırlatarak yazımı bitirmek istiyorum.
“Efendiler! Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanmıştır. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Hâlbuki hangi istiklâl vardır ki, ecnebilerin nasihatleri ile ecnebilerin plânları ile yükselebilsin. Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir.”
Saygılarımla...