Eflatun; namuslu yönetici, dürüst devlet ülküsünü tartışarak başlamıştı felsefeye... Kuvvetlinin tehlikesini teşhis etmişti. Kuvvetli bir yönetimin adaletli olmadığı takdirde ahlakın bozulacağını ifade etmişti. Yöneticinin namusunu, devletin dürüstlüğünü kaybetmesinin ciddi sorunlara yol açacağını söylüyordu. Eflatun, dürüst demokrasiyi ancak ahlakı savunacak cesarette yöneticilerin sağlayacağına inanmıştı. Koşullara göre değişen ve her değiştiği şekli fazilet diye yutturan yöneticilerin ikiyüzlülüğünü pisliğin en aşağılık örneği olarak tanımlıyordu. En koktuğu kimseler ise; riyakâr politikacı, çıkarcı yobaz ve utanmaz hırsızdı. Ona göre, insanın en şirreti ise bilerek pisliği örtendi.

br /> İbn-i Rüşt batıda, İbn-i Sina doğuda Türk İslam düşüncesinin doruk isimleriydiler. Aklın ve ahlakın gerçek ve doğru olan şeyleri kapsadığını ifade ederler. Dürüst yönetimin temelinin meşruiyet ve ahlak olduğunu söylerler. Adaleti toplumsal dirliğin ve düzenin esası kabul ederler. Bu dirlik ve düzenin özü, insanoğlunun edep anlayışında gizlidir. Yunus Emre, Hacı Bektaş-i Veli, Mevlana ise dirlik ve düzenin ruhunu “ edep ya hu!..” diyerek ifade ederlerdi. Hacı Bektaş-i Veli, “eline, diline, beline sahip ol” öğüdünde toplumsal edebin temelini özetlemiştir.

 Dirlik ve düzenin özü edep anlayışında gizli ise, edep anlayışını bir kez daha gözden geçirmek gerekmektedir. Dirlik ve düzenimizin tehdit edildiği, edep anlayışının irtifa kaybettiği bir dönemde adaletten bahsetmek fazla safdillik olur. Dirlik ve düzene yapılan kamikaze hareketlerinin sutre gerisinde insan hakları(!) demokrasi gibi kavramların olması son derece düşündürücüdür. Türk toplumsal yapısında dirlik ve düzen çok önemli işlevi olan kavramlardır. Türk devlet geleneğinde dirlik-düzen anlayışı her şeyin önünde yer almıştır. Dirlik ve düzenin bozulduğu dönemlerin, Türk toplumunun gerilemeye başladığı zamanlara rastlaması tesadüfi değildir. Türk olmayanlar için dirliğin  ya da düzenin bir kıymet-i harbiyesi bulunmayabilir. Son tahlilde Türk devlet yapısının devamlılığında dirlik ve düzen anlayışının çok önemli bir yeri vardır. Bodin’de devlet kavramını tartışırken, devletin en önemli özelliğinin devamlılık olduğunu belirtmiştir. Bu çerçevede, dirlik ve düzen anlayışının önündeki tehditlerden biri de Eflatun’un deyimiyle riyakâr politikacıdır. Nitekim, riyakar politikacının olduğu yerde adaletin tesis edilmesi söz konusu değildir. Adaletin olmadığı yerde ahlaktan, düzenden, birlikten bahsetmek zaten olanaksızdır. İşte, tüm sorunların temelinde bu anlatılan ifadeler bulunmaktadır.

 Şemdinli’de, Yüksekova’da Cumhuriyete yönelik isyan niteliğinde hareketler bulunmaktadır. Türk devletinde gedik açılması için bir yerlerde uğraş verildiği malumdur. Toplumsal düzen ve birlik ruhu sorgulanmakta, birileri tarafından düzensizliğin hakim olması istenmektedir. Her gün yiğit mehmetçik şehit olmakta, kimse şehitleri ağzına bile almamaktadır. Bu kahramanların bu vatan için öldüğünü birilerinin anlaması için ne gibi bir uyarıcının varlığı gereklidir? Bu paralelde, sanki düzene karşı gelenler cesaretlendirilmekte, buna karşılık teröre karşı mücadele verenler suçlanmakta, özellikle son olayların çıkış sebebinin kamu görevlilerine ihale edilmeye çalışıldığı görülmektedir. Bölgesel siyasi tansiyon her geçen gün artarken, sosyolojik ayrışmanın kostümsüz provaları yapılmakta, bununla birlikte çıkan olaylarda ölümler olmaktadır. Bölgede yabancı ajanların kol gezdiği ifade edilirken, Osman BAYDEMİR denen bir adam kalkıp toplum lideri edasıyla Şemdinli’de, orda burada dolaşabilmekte; bu olayların bir uyarı olduğunu belirtmektedir.  Ne gariptir ki devlet yöneticilerinin uyarılarını dikkate almayan göstericiler, DEHAP’lı yöneticilerin müdahalesiyle yönlendirilmekte, onları dinlemektedir. Diyarbakır’da, Cumhuriyet’in geleceği(?) yüzlerce lise öğrencisi sokaklarda gösteri yapıp, Şemdinli olaylarını protesto edebilmektedir. Terörle mücadele eden güvenlik birimlerinin arasında zaman zaman anlayış farklılıkları olduğu basına yansımaktadır. Devletin mahremi en açık yerlerde tartışılmakta, Türk devlet anlayışında derin yaralar açılmaktadır. 

Öte yandan bütün sorunlar yetmezmiş gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin türban konusundaki kararının kamuoyunda tartışılmasında toplum ikiye bölünürken, bu bölünmüşlüğün devletin tepesine de yansıdığı görülmektedir. Müslüman bir ülkenin dini bir sembolünü kullanılıp kullanmayacağını, Hiristiyan bir yapıda kurulan AİHM’nin nasıl belirleyebileceği, böyle bir kararın ne kadar adaletli olduğu doğru dürüst tartışılmamaktadır. Varsa yoksa tartışmalar; türbana karşı mısın? değil misin? Ayrışmasında yoğunlaşmaktadır.

 Toplumsal karşıtlıklar artmakta; bizdendir, bizden değildir anlayışı yaygınlaşmaktadır. Bu doğrultuda milli birlik derin yaralar almakta, faklılıklar sosyolojik anlamda zenginlik yaratacakken toplumsal infiale yol açmaktadır. Kin, husumet temelli ilişkiler ağı genelleşirken; sevgisizlik, ayrımcılık,  ‘ben ona bu yaptıklarının hesabını sorarım’ türünden yaklaşımlar her geçen gün artmaktadır. Analitik bakış açısı zayıflarken,  topyeküncü sevme, topyeküncü sövme her birimizi esir almaktadır. Özgür düşünebilen ve insiyatif kullanan analitik bakış açısı her geçen gün kaybolmaktadır. Kişiler karşısındakinin kendisi gibi düşünmesini isterken-ailede buna dahil- özgür düşüncenin ortada kalktığını, bu itibarla toplumsal değişimin, hareketliliğin önünün kesildiğinin farkında mıdır acaba? Güçlünün haklı olduğu, söylediklerine köle sadakati ile bağlı olunmasını istediği bir ortamda gelişme ne kadar mümkündür? Son kerte de değerlerimiz, Van’da ki koyunların dağdan arka arkaya uçurumdan atlaması gibi, toplumsal hayatımızdan uçup gitmektedir. 

  Bu söylenenlerin yanında popüler kültür bilinçlerimizi işgal etmiştir.  Birisi eski eşinin horlama sesini tüm topluma dinletirken, başka birisi de sevgilisinin kendisini temiz bıraktığını belirtmiştir. Başka birisinin de çekilen uygunsuz görüntülerinin internette yayınlanması sonucunda gelişen olaylar gündemi en üst noktada meşgul etmiştir. Bu örnek olaylar Türkiye’de günlerce konuşulmuş,  maalesef her gün zihinleri tarumar etmiştir. Her gün evlerde, magazin programları en çok izlenen programlar olabilmektedir. Magazin programlarında ünlenen, ama daha sonra şüpheli bir şekilde ölen birisinin cenazesinin üzeri şanlı Türk Bayrağı ile örtülebilmektedir. Olmaz böyle bir şey! Annesi oğlunun şehit olduğunu ifade ederken, tüm değerlerimize saldırdığının farkında mıdır? Bu saldırı karşısında, şehitliğin ne olduğunu kimse doğru dürüst o kadına hatırlat(a)mamıştır! Ne hazindir ki, mankenler bu toplumun en çok izlenenleri, şarkıcılar da en çok alkışlananları olmuştur. Böylelikle yerel akıl ve ahlak bunalıma girmiştir. İğdiş olmuş, değerden yoksun bir hayatın Türk toplumuna parıltılı bir ambalaj da sunulması birçok olumsuzluğun doğmasına sebep olmaktadır. Ahlakın mumla arandığı televole endeksli popüler kültür her geçen pençesini beyinlerimize geçirmektedir.

Geçmiş yıllarda sanatçıların topluma güzel mesajlar verdiği, toplumla bütünleştiği doğrudur. Toplumsal sorunlara karşı duyarsız kalmayan filmler hepimizin hatırasındadır. Hani nerde İzzet GÜNAY tarzı bakışlar, Hülya KOÇYİĞİT tarzı hanımefendi yaklaşım, Zeynep DEĞİRMENCİOĞLU misali onurlu tavır, nerede Zeki-Metin dostluğu; kazanılan ikramiyenin fakir mahalleliye dağıtıldığı manzaralar, nerede Tarık AKAN misali aşk, nerede Filiz AKIN gibi sevgilisine koşan karakterler… Nerede, toplumsal birliğin verilmeye çalışıldığı sanat dünyası, kötü karakter Bilal İNCİ, Erol TAŞ bile bu toplumda ne kadar sevilirdi. Onlar yaptıklarından  filmin en sonunda mutlaka pişman olamamışlar mıydı?

 Televole endeksli popüler kültür her geçen gün bilincimizi dumura uğratırken, düşünme yeteneğimizi elimizde almaktadır. Toplumsal konulara yaklaşımın etkisizleştirildiği, uyuşuk bir yapının ortaya çıkmasını sağlayan popüler televole kültürünün çağımızın modern haçlı saldırısı dersek yanlış olmaz herhalde. Tabii olarak böyle bir ortamda yaşanılan toplumsal sorunların sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesi, sonuçlandırılması da mümkün olmamaktadır. Bu durum kapsamında yaşanılan her bir sosyal, kültürel, siyasal sorun sosyolojik ayrışmayı da bünyesinde taşıyabilmektedir.

 Bu söylenenler Türk toplumunun dirliğini ve düzenini her geçen gün artan oranda tehdit etmektedir. Peki ya biz ne yapıyoruz? Dilimizden bu memleketi çok sevdiğimizi düşürmüyoruz. Her fırsatta Türk milleti için her şeyi yapabileceğimizi söylüyoruz.  O zaman, eylemlerle söylemler arasında tutarlılık olmak zorundadır. Dirlik ve düzen ancak bu sayede mümkün olacaktır. Milliyetçilik, en basit tanımıyla bir topluma ait olma bilincidir.  Türk milletine ait olduğunu düşünenler Türk milletini meşgul eden olumsuzluklarla mücadele edecektir. Ait olmanın yansımalarından biri sevmektir. Ait olmak sevgiyi ortaya çıkarır.  Bu paralelde seven her şeyi yapar. Son tahlilde bu vatanı karşılıksız sevenler her türlü soruna bir çözüm bulacaklardır, çünkü yarınlar çok geç olabilir.  

  Her geçen gün dirliğimizin ve birliğimizin irtifa kaybettiği bir gerçektir. Mitolojide anlatılır: Kral Augias, pislenen ahırını Peneus Irmağının yatağını çevirerek temizleyebilmiş. Kral’a en çok yardımcı olan ise, filozof Herakles olmuş. Bizim Peneus ırmağımız ise; inanç, azim, kararlılık ve birbirimize duyduğumuz sevgimiz olacaktır. İnancımız ve sevgimiz kolektif bir anlayışla birleşince, Peneus Irmağı misali bütün pislikleri temizleyecektir. Makyavel, “ fırsat kaçırılmayacak kadar güzeldir” diyor. Belki de bu kadar olumsuzluk bize bir fırsat kapısı aralayacaktır ne dersiniz? 

 



İzzet Ulvi Yönter

- - - - - - -