Modern Türk Milliyetçiliği Teorisyeninin Ölümünün 81. Yıldönümü

lign="right">Vatan ve milliyet idealini biz mekteplerimizden değil,
tesadüfen elimize geçen ecnebi kitaplarından, yahut
etrafımızda, içimizde yaşayan yabancı milletlerin
faaliyetlerinden öğrendik. Şu söylediklerim acı ise bile
hakikat değil midir?

Yusuf AKÇURA
Türk Yurdu, Yıl 1911, sayı: 16, s.488

 Mustafa Kemal Atatürk’ün fikirlerimin babası dediği büyük mütefekkir Ziya GÖKALP, 25 Ekim 1924 tarihinde İstanbul’da hayata veda etmiştir. Atatürk, Gökalp’in eşine gönderdiği telgrafta, ‘bir radyoma benzeyen beyni sukut etmiştir, Türkiye elim bir ziya içindedir.’ diyerek Türk milletinin ne denli bir kayıpla karşı karşıya olduğunu ifade etmiştir.

 Evet, Ziya GÖKALP’in Hakka yürüyüşünün 81.yıldönümü... Türk milleti, büyük mütefekkirini kaybedeli tam 81 yıl olmuş.

 Takma adı Ziya GÖKALP olan Mehmet Ziya, Ahmet Cemil’in verdiği bilgiye göre  23 Mart 1876 tarihinde Diyarbakır’da doğmuştur. Üstad GÖKALP doğduğunda, Osmanlı İmparatorluğu’nda derin dönüşümler yaşanmaktadır. 1876 yılının Mayıs ayında Sultan Abdülaziz, Mithat Paşa’nın öncülüğünü yaptığın bir grup tarafından tahttan indirilmişti. Abdülaziz’in halefi V.Murat delilik belirtileri göstermiş ve üç aylık bir görevden sonra II.Abdülhamit lehine Padişahlığı bırakmak zorunda kalmıştı. Sultan Abdülhamit, bir anayasal hükümet kurmaya söz vererek Mithat Paşa’yı Sadrazamlığa atamıştır. Bir süre sonra Mithat Paşa sürgüne (Taif) gönderilmiştir.Sürekli yaşanan toplumsal ve siyasal gerginliklerdüşünce dünyasını harekete geçirmiştir.Bu meyanda, Osmanlı fikir hayatında yaşanan değişim, gelişim bir zaman sonra toplumsal hayata yansımıştır. İşte böyle bir toplumsal yapıda Üstad Gökalp, Türk Milliyetçiliğini kurgulamıştır.

 Ziya GÖKALP’in hayatında bir İslam alimi olan amcası Hasip Efendi’nin büyük bir etkisi olmuştur. Hasip Efendi Ziya GÖKALP’e Arapça ve Farsça öğretmiştir. Üstad o yaşlarda Gazali, İbn-i Sina, Farab-i, İbn-i Rüşd gibi büyük Müslüman filozofların ve İbn-i Arabi, Celaleddin Rumi gibi meşhur mutasavvıfların eserleriyle tanışmıştı. Üstad Gökalp özellikle, kendi nefs mücadelesini hakikati keşfetme arayışı olarak tanımlayan Gazali’nin, El-Munkiz Min-ed Dalal adlı otobiyografisinden etkilenmiştir. Amcası Hasip Efendi, Ziya GÖKALP’in kendi memleketinde kalmasını ve kızıyla evlenmesini istemişti. Üstadın çok genç olduğu ve çalışmalarını tamamlama bahanesi ilgi görmeyince, bütün bunların bileşiminde Üstad büyük bir ruhsal bunalıma girdi. Bu durum intihara giden bir sürecin kapısını araladı. Üstad, silahla kendisini vurdu. Kurşunun hayati bir yerine isabet etmemesi bir şanstı. Ancak, mermi çıkarılamamış ve ölümüne kadar kafatasında kalmıştır.

 Ziya GÖKALP, kendi Türkçülük inancının kökeninde, on beş yaşında iken okuduğu iki kitabın etkisi olduğunu belirtir. Bunlardan birisi, Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmanisi diğeri ise Süleyman Paşa’nın Tarih-i Alem (Dünya Tarihi) isimli kitaplarıdır. Ayrıca, düşüncelerinin oluşumunda Hüseyinzade Ali Efendi’nin önemli bir katkısı da vardır.

 Ziya GÖKALP 1911-1912’de, Selanik’te İttihat ve Terakki Ortaokuluna felsefe, sosyoloji öğretmeni olarak atandı. Bu aslında, bir Türk okulunun müfredatına sosyolojinin ilk defa girişiydi. 1915 yılında, İstanbul Üniversitesi’ne sosyoloji profesörü olarak göreve başlayan Gökalp, 1919 yılında İtilaf Devletlerince Malta’ya sürgüne gönderildi. Malta dönüşü Diyarbakır’a gelerek Küçük Mecmuayı çıkardı. Falih Rıfkı’nın deyimiyle, Diyarbakır’dan İstanbul’da ki düşünce hayatını yönlendirdi. 1922’nin sonunda, Telif ve Tercüme Heyeti Başkanı olarak atandı ve Ankara’ya taşındı. Yeni göreviyle, Avrupa dillerinden birçok klasik eserin Türkçe’ye çevrilmesini tanzim etti. Aynı zamanda bu dönem içinde, Türk Töresi isimli eserini yazdı. Takip eden zaman içinde sağlık sorunları baş gösterdi. Hastalığının tedavisi için Ankara’dan, İstanbul’a geldiyse de hastalığının giderilmesi mümkün olmadı. Ve, 25 Ekim 1924 tarihinde büyük Mütefekkir hayata gözlerini yumdu.

 Ziya GÖKALP, Durkheim’in yolundan giderek, ilkel bir toplumda kişiliğin çok az geliştiği fikrine varmıştır. İş bölümünün girişiyle toplum daha ayrışmış olur ve birey bir sosyal gruba (siyasi, dini, mesleki v.b) ait olur ve farklı bilinçler elde eder. Bu kendi düşünce ve zevklerini oluşturan ‘bireysel kişiliğin’ kökenidir. Gökalp, yapısı itibariyle Durkheim’in ‘toplum gerici bir sınıfın fikirlerinin ve duygularının yönetiminde değil de, halkın fikirlerinin ve duygularının kendi gerçek anlamında anlaşılması şartıyla, toplumun birey karşısında üstünlüğü’ prensibini içtenlikle benimseyen bir kollektivisti. Gökalp, bireyselciliğin idealler yoksunluğunu gösterdiğini ve kuşkuculuğa, ahlaki dengesizliğe, hayal kırıklığı ve ümitsizlik duygularına sebep olduğunu ifade etmiştir. Ona göre bireyciliğin bir toplumdaki hakimiyeti, toplumun çöküşünün bir işaretidir. Bu safhadaki bir toplumun karakteristiği, zihinsel ve sinirsel hastalıkların ve özellikle de intiharın artmasıdır. Üstadın kollektivist anlayışı, İslam dininde müminler arasında kardeşlik ve eşitlik geleneğinde kök bulur. Gökalp’in bireyin toplumla birleşmesi ve onun uğruna kendini yok etmek isteğinde tasavvufun etkisi görülebilir. Nitekim sufilikte bencillikten kurtulmaya, ilahi iradeye tam teslimiyete ve en sonunda Yüce Yaratan’da yok olmaya çalışılır. Ziya GÖKALP, ırk ve sadece dini unsurlar temeline dayalı bütün milliyet tanımlarını reddeder. O, ırkı bir doğa bilimi kavramı ve milleti de bir sosyal bilim kavramı olarak değerlendirerek, ırk kökeni ile milli karakter arasındaki herhangi türden bir ilişkiyi kabul etmez. Ona göre, siyasi bir birlikte de milliyetin bir temeli olarak kabul edilmez. O bakımdan, bütün Osmanlı vatandaşlarının bir millet oluşturduğu fikrini reddeder. Ernest Renan, milliyetin temel göstergelerinden birinin, ‘birlikte yaşamayı devam ettirmek için açıkça beyan edilmiş irade’ olduğunu ifade ederken, bu tür bir yaklaşım Gökalp’in millet tanımında yer almaz. Ona göre, ortak bir gelecek inşa etmek için, bir milleti birleştiren idealler siyasi iradeden daha ziyade ortak kültürel bir mirası ihtiva eder. Netice olarak, kendisi bütün müslümanların bir millet oluşturduğuna dair geleneksel İslami anlayışa muhaliftir. Üstat Gökalp’in millet tanımı şöyledir: Aynı dili konuşan, aynı eğitimi almış ve dini, ahlaki ve bedii ideallerinde birleşmiş-kısaca ortak bir kültüre ve dine sahip- insanlardan oluşan topluluktur.

 Ziya GÖKALP bütün hisleri, yargıları ve idealleri kültürün parçası olarak düşünüyorken , akli ve bilimsel bilgiyi, metotları ve teknolojiyi medeniyete ait olarak ifade etmiştir. Bu tanım onu, kültüre subjektif ve duygusal bir karakter kazandırmaya götürür. Gökalp, Türkleri kültür bakımından zengin kabul eder. Bu yüzden, kültürün önemine vurgu yapmaya çalışır ve vatandaşlarını medeniyetin tuzaklarına karşı ikaz eder. Ona göre, kültür kendi ifadesini güçlü milli ideallerde bulduğunda, medeniyetten daha güçlüdür. O, vatandaşlardan önce Türk kültürüne kök salmalarını ve ancak ondan sonra Batı kültürüyle ilgilenmelerini ister.

 Üstad Gökalp,  aydınların halktan uzak oluşunu milli saadet için en zararlı faktörlerden biri olarak görür. Kendini halktan izole eden bir aydınlar sınıfının milli kültürün altını oyacağını ve onun yerine yabancı bir medeniyeti ikame edeceğini belirtir. Bu suretle aynı bugünde olduğu gibi, aydınlar ve halk arasında bir karşılıklı yanlış anlama ve düşmanlık ortaya çıkacaktır. Milli birliğe yönelik bu tehlikeyi önlemek için, halka gitmek ve ondan milli kültürün temellerini öğrenmek, özellikle milli duyarlılıkları olan aydınların üzerine düşer. Bu yolla, onlar halkın bilinçaltı duygularını ve düşüncelerini aydınlığa çıkarma görevini ifa edebilir. Kaldı ki,  Türk milletinin bugün ihtiyacı olan anlayış da bu türden bir anlayıştır.

 Bugün yaşadığımız ikilikleri Üstad o yıllarda teşhis etmişti. Tanzimat liderleri birleştirmeye çalıştıkları unsurların farklılıklarını hesaba katmadılar. Gökalp, bu sistem yoksunluğunun onları ikili bir yaşama götürdüğünü ifade eder. Aslında Tanzimatçılar hangi konuda reform yaptılarsa, radikal olamadılar ve hep yarı yolda kaldılar. Bununla birlikte, nerede Batıya benzemek istedilerse çok ileri gittiler ve Türk milletinin kendine tamamen yabancı olduğu için kabul edemeyeceği yenilikleri getirmek istediler. Tanzimatla birlikte tüm kamusal ve kültürel yaşamda tehlikeli bir düalizm ortaya çıkarak bugünlere kadar ulaşmış oldu. Türk milletinin durumuna bakmadan Avrupalı fikir ve değerleri hiçbir ayrım yapmadan kabul eden Tanzimat kültürü; Türk kültürünün en önemli sorunu olan aydınlar ve halk arasındaki zıtlığı çöz(e)medi. Ne yazık ki bu sorun bugünde artarak devam etmektedir.

 Gökalp’e göre, Türkçü hareketin teorik temelini 1911 yılında Genç Kalemler Dergisinde yayınlanmış “Yeni Hayat ve Yeni Kıymetler” isimli makalesinde atan bizzat kendisidir. Ona göre, Türkler Çin’den Bizans’a büyük toprakları fethetmişler, fakat milli idealin ve milli kültürün sembolik bir ifadesi olan Kızıl Elma ülküsünü bulamamışlardır. Türkler, kendi gelişme çizgisi boyunca kendi kültürünü inşa edememiş, fakat hazır yabancı değerleri onları kendine mal etmeden kabul etmiş dogmatik bir millete dönüştürülmüştür. Bu sebeple, Türk kökenine dönmek zorunluluktur.  Ona göre, başka milletler asri medeniyete girmek için, mazilerinden uzaklaşmaya mecburdurlar. Halbuki, Türklerin asri medeniyete girmeleri için, sadece eski mazilerine dönüp bakması yeterlidir.

 Büyük Mütefekkir Ziya GÖKALP, İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet dönemine süreklilikleri işaret eden bir kişiydi. Dağılmakta olan bir İmparatorlukta hem milli kimliğin kurulmasının, hem de bağlayıcı unsur olan dini kimliğin bünyeye nasıl dahil olacağı tartışmasını sürüklemiş ve bu bağlamda Türk milletine yol göstermiştir. Bu nedenle, çağını aşan Mütefekkirimizi her zamankinden daha fazla anlamak, düşüncelerini hayata geçirmek durumundayız. Bir gerçek var ki, bugünlerde Ona ve Onun gibi düşünenlere çok ihtiyacımız var...

 Ruhu şad olsun.