Değerli Okuyucular,Öncelikle özelleştirme üzerine dördüncü değerlendirme olan bu yazımın sağlık sorunları nedeniyle gecikmesinden dolayı sizlerden özür diliyorum.
trong>
Daha önceki özelleştirme yazılarında Türk Telekom İhalesinin öncesi ve sonrası ile Tüpraş ihalesinin sonucunu sizlerle paylaşmıştık. Önceki yazımızın başlığı, “TÜPRAŞ Gitti, Sıra ERDEMİR’de” idi. Ancak, TÜPRAŞ ile ilgili tartışmalar uzun süre devam etti ve hala da ediyor. Bu arada Erdemir de satıldı. Bu yazımızda Ereğli’nin satışına ilişkin değerlendirmenin yanı sıra, Başbakan Tayip Erdoğan, ANAP genel Başkanı Erkan Mumcu ve bazı gazeteciler arasındaki tartışmaları ele alacağız.
Erdemir’i OYAK Grubu Aldı!
Önceki yazımızda Erdemir ile ilgili olarak şöyle bir tespitte bulunmuştuk:
“Türk sanayinin amiral gemisi olarak tanımlanan Erdemir de giderse geriye pek fazla para edecek bir kuruluşumuz kalmayacak. Burada asıl tartışılan konu, ülkenin en önemli kuruluşlarının yabancılara satılması ve bir nevi elden çıkarılması konusu. Bu çerçevede, TOBB ve bazı sanayi ve ticaret odalarıyla, yerli firmaların kurduğu ortak girişim grubunun ve OYAK grubunun Erdemir’i alması konusunda önemli bir kamuoyu desteği oluşmuş bulunuyor. Türk Milleti amiral gemisinin batmasını istemiyor. Satılsa da değerinden satılmasını ve yerli firmalara satılmasını istiyor.”
Evet! Türk Milleti’nin batmasını istemediği amiral gemisini OYAK grubu aldı ve bir nebze olsun millet rahatladı.
Altı şirket veya grubun katıldığı ihalede son ikiye kalan Ereğli Ortak Girişim Grubu ile Oyak arasında son teklifler alındı. Oyak'ın teklifinin üzerine çıkamayan Ereğli Ortak Girişim Grubunun ihaleden çekilmesiyle, Erdemir 2 milyar 770 milyon dolarla en yüksek teklifi veren Oyak grubuna kaldı.
İhale teknik olarak sonuçlanırken, sonuç Rekabet Kurumu'nun görüşünü müteakip Özelleştirme Yüksek Kurulu'nun (ÖYK) onayına sunulacak. Bu onayın ardından teklif sahibi firma ile sözleşme imzalanacak ve Erdemir'deki yüzde 46.12'lik idare hissesi alıcıya devredilecek. Bu arada, İhaleyi kazanan firma şartname gereği Türkiye Kalkınma Bankası'na ait yüzde 3.17 oranındaki Erdemir hissesini de aynı fiyat, usul ve esaslara göre satın almak zorunda olacak. İhalede ortaya çıkan 2 milyar 770 milyon dolarlık teklif ile borsa değerinin yüzde 86 üzerine ulaşıldı. Erdemir ihalesinde çıkan sonuca göre şirketin tamamı 6 milyar 6 milyon doları dolara geliyor.
Şimdi önceki yazımızda Erdemir’in değeriyle ilgili olarak, Güngör Uras ve Yaşar Erdinç’in tespitlerine dayanarak yaptığımız değerlendirmeye tekrar bir göz atalım.
“Erdemir’in yüzde 50'sini İskenderun, Romanya'daki fabrika ve 7 şirketle birlikte, Ereğli'nin 4-5 yıllık kârının karşılığı olarak 2-2.5 milyar dolara yabancıların almaya çalıştığını söyleyerek buna karşı çıkan Güngör Uras’ın ve Yaşar Erdinç’in hesaplamalarında şirketin karlılık hesabına göre değeri yaklaşık 5.5 milyar doları buluyor. Şu andaki piyasa değeri ise 2-2.5 milyar dolar ediyor. Eğer bu fiyata yakın bir fiyattan satılırsa yaklaşık dört yıllık karı karşılığında satılmış olacak. Ayrıca, bu rakamların sadece Erdemir için olduğunu ve diğer 9 şirket ile Türkiye’nin demir cevheri yataklarının yaklaşık yarısının da bu satışa dahil olduğunu dikkate alınca 5.5 milyar doların da çok yetersiz olduğu görülecektir.”
Yani, söylemek istediğimiz; Erdemir’in fiyatı bazılarının söylediği gibi öyle çok yüksek değildir. Normal fiyatına satılmıştır. Zaten o değeri etmese kimse o kadar para ödemezdi. Varlıkları, pazar payı, karlılığı ve Erdemir grubunun sahip olduğu diğer şirketler dikkate alınınca bu fiyatın çok fazla olmadığı görülecektir. Tabii bu değerli şirketi, kelepir fiyatına kapatmak isteyenler ve onların sözcüleri için bu fiyat yüksek bulunmuş olabilir!
TÜPRAŞ ve ERDEMİR’i alan Yerli Firmalardan Kafa Karıştıran Açıklamalar!
Biz bir taraftan yerli sermaye bu önemli kuruluşları satın aldı derken, bir taraftan da alan şirketlerin yöneticilerinden kafa karıştıran açıklamalar geldi.
Önce KOÇ grubu yetkilileri ihalenin daha mürekkebi kurumadan başka ortaklarla işbirliği yapabiliriz demeye başladı. Zaten kamuoyunda Shell şirketinin payının bu kadar düşük olmadığı ve % 10 payın göstermelik olduğu yolunda tartışmalar yapılıyordu. KOÇ Gurubundan yapılan açıklama sanki bu tür bir ortaklık için altyapı çalışması gibi algılandı.
Öte yandan, ERDEMİR ihalesini kazanan yerli şirket OYAK Genel Müdürü Coşkun Ulusoy da ihale bedelinin nasıl ödeneceğine ilişkin soruya karşılık, bu konuda bir takım çalışmalar yapıldığını belirterek, “Fakat oluşan fiyat, Türkiye'ye yönelik olarak gelişen, değişmekte olan konjonktür çerçevesinde, yeni açılımlar olup olmayacağını da değerlendireceğiz. Başka tekliflerin gelip gelmeyeceği hususuna da bakacağız” demiş.
Gazetecilerin “Yeni ortaklık mı var?” şeklindeki sözlerine karşılık da Ulusoy, “Her türlü konuyu düşünmek mecburiyetindeyiz” diye cevaplamış. Bunun yabancı bir ortak olup olmayacağı yönündeki bir soruyu ise Ulusoy, “Aynı cevapla cevap vereyim. Biz her türlü konuyu düşünmek durumundayız. Hiç bir yönetici baştan şu, şu, şu ihtimalleri göz ardı ediyorum dememelidir. Değerlendirdikten sonra en doğrusu bulunur. Önce bir değerlendirmeyi görmemiz lazım” diye cevaplamış.
Şimdi değerli okuyucularım, bu özelleştirmenin sonuçlanmasının hemen ardından yapılacak bir açıklama mı? Öyle ise ne anlama geliyor. Açıkçası benim biraz kafa karıştı. Hem TÜPRAŞ’ı alan “yerli” şirketin, hem de ERDEMİR’i alan “yerli” şirketin yetkililerinin yaptığı açıklamalar kafa karıştıracak cinsten. Hele hele ihaleye katılan ve iddialı olan, dünya demir-çelik devi Mittal Steel’in yetkilisinin şu açıklaması iyice kafa karıştırıyor:
“Biz ihalede Mittal Steel'in yatırım standartlarına en uygun teklifi verdiğimize inanıyoruz. Mittal Steel olarak, Türk ekonomisinin ve çelik endüstrisinin gelecekteki potansiyeline inancımız tamdır. Yeni bir olanağın doğması durumunda bu pazara katılma arzumuzu sürdürüyoruz.”
Yani, yeni bir olanak doğabilir beklentisi var! Acaba bu beklenti nereden kaynaklanıyor ve gerçekleşecek mi? Bakalım her iki şirketle ilgili gelişmeler ne olacak? Bekleyip göreceğiz hep birlikte.
Unakıtan ve Erdoğan’ın Ofer ile Görüşmeleri…
Önceki yazımın sonucunda özelleştirme ihaleleriyle ilgili tartışmalara ilişkin olarak şöyle bir değerlendirmede bulunmuştum:
“Bütün bunlar AKP iktidarının siyasette ve dış politikada sürdürdüğü kayıtdışılığı özelleştirme işlemlerinde de sürdürmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Kapalı kapılar arkasında Hariri ailesiyle, Ofer ailesiyle görüşen Erdoğan ve Unakıtan’ın yaptığı olsa olsa “kayıtdışı özelleştirme” olur.”
Galataport ihalesinin şeffaf olmadığı ve ödeme planının kamuya açıklanmadığı yolundaki tartışmalara Rahmi Koç dahil çeşitli çevrelerden birçok kişi katıldı. AKP hükümetinin bakanları bile farklı farklı konuşarak tartışmaya katıldılar. Başbakan Erdoğan ise hemen suçlamaları reddetti ve Ofer ile görüşmediğini söyledi. Sonra bir defa Davos’ta görüştüğünü söyledi, sonra da görüşsem ne olur şeklinde bir tavır sergiledi. Tartışmalara AKP’den ayrılarak ANAP Genel Başkanı olan Erkan Mumcu da katıldı. Bütün bu söylenip yazılanlara bakılınca birilerinin bize yalan söylediği anlaşılıyor. Ama acaba hangisi? Gelin bu soruya cevap bulmak için bazı açıklamaları ve yazıları gözden geçirelim.
Vatan gazetesi yazarı Yavuz Semerci'nin, belgeleriyle açıkladığına göre Ofer'lerle hem Davos'ta, hem de Ankara'da görüşülmüş… Semerci görüşmeyi şöyle anlatmış:
“İlginç görüşme, Unakıtan ile Ofer arasında 23 Ocak 2004'te Hotel Victoria'da saat 16'da gerçekleşiyor. Konu 4. Vakıf Han ve İstanbul Galataport projesi. (Bu görüşmenin resmi kayıtlara aktarılan notları var mı bilmiyorum.) Listeye göre, Eyal Ofer'in bir başka önemli randevusu var.
Bu kez saat 22.00'de Hotel Rinaldi'de Başbakan Tayyip Erdoğan ile "Galataport" projesini görüşecek. Yanında ise 5.5 milyar dolar serveti ile en zenginler listesine giren Hyatt otellerini işleten grubun başkanı Thomas J. Pritzker olacak. Hyatt'ın büyük ortaklarından birisi de elbette Ofer...”
Yavuz Semerci, bunun Başbakan'ın Ofer Ailesi ile ilk görüşmesi olmadığını, ilk temasın AKP'nin birinci kuruluş yıldönümü törenlerinin yapıldığı gün, Ankara Bilkent Oteli'nde gerçekleştiğini iddia ediyor. Bu konuyu da şöyle anlatıyor Semerci:” Ofer, odaya girer girmez, ilk tanışma faslının ardından Başbakan'a "Mustafa nasıl" diye sormuş. Başbakan Erdoğan şaşırarak "Hangi Mustafa" deyince, Ofer, "Sayın Başbakan, kardeşiniz Mustafa Erdoğan'ı soruyorum. Kendisi bizim gemilerimizde uzun yıllar çalıştı" demiş. Başbakan'ın akrabalarından pek çok isim saymış.”
Zülfü Livaneli Vatan gazetesindeki köşesinde Erdoğan-Ofer ilişkisi ile ilgili olarak ilginç bir tespitte bulunuyor:
“Sonra Erdoğan'ın hiç görmediğini söylediği Ofer'le birkaç kez buluştuğu ortaya çıktı. Ve ben nedense Clinton'ın başını Monica'nın değil, bu ilişkiyi reddederek yalan söylemiş olmasının derde soktuğunu hatırladım. Belli ki Salıpazarı işi daha şimdiden büyük yolsuzluk skandalları arasında yerini aldı. İstanbul'un bu değerli bölgesinin yabancı iş adamlarına, yat buluşmaları ve gizli gece yarısı görüşmeleri ile satılması yıllarca konuşulacak.”
Sonra Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u aldıktan sonra yaşadığı bir olayı anlatarak; İstanbul’un Türklerin elinden çıkacağını, ancak bunun savaş yoluyla değil toprak satılarak olacağını söyleyen falcıya karşılık olarak Fatih’in ellerini kaldırarak “İstanbul'da edindiğim yerleri ecnebilere satanlar, Allah'ın gazabına uğrasınlar!” diye beddua ettiğini belirtiyor ve yazısını şöyle noktalıyor.
“Ne dersiniz? Fatih Sultan Mehmet'in laneti onca yüzyılın ardından gelip hükümeti bulur mu? Aslında bu soruyu her yıl İstanbul'un fethini kutlayıp yatlarda yabancı iş adamlarına semt pazarlayan muhafazakâr demokratlara(!) sormak gerekir. Ne de olsa onların aklı bu işlere daha çok eriyor.”
Değerli okuyucularım,
Fatih Sultan Mehmet’in bedduasının tutup tutmayacağını veya Tayip Erdoğan’ın Ofer ile ilişkisini reddettiği için, Clinton’un Monica ile ilişkisini reddetmesi nedeniyle ödediği siyasi bedeli ödeyip ödemeyeceğini ben bilemem.
Ama benim bildiğim bir şey var: birisi yalan söylüyor ve bunun kim olduğu henüz netlik kazanmadı. Başbakan Erdoğan’ın ilişkiyi önce reddetmesi, sonra bir kez Davos’ta görüştüğünü söylemesi, sonra da Başbakanlık’ta görüştüğümü hatırlamıyorum demesi kafalarda soru işaretlerini artırdı.
Öte yandan, bu tartışmaya katılan Erkan Mumcu’nun açıklamaları da bir hayli çarpıcı.
Mumcu, bu konuda Bugün gazetesine yaptığı "Galataport benim projem, benim hayalimdi" açıklamasıyla, projedeki bağlantısını dile getirerek şunları söylüyor:
"İhale yapılmasını istedim, ipler gerildi. AK Parti`den bu yüzden ayrıldım. Her adıma yasal kılıf uyduruldu. Doğru yöntem 49 yıllık değil, havalimanlarında olduğu gibi 10 yıllık olmalıydı. Fakat burada daha da önemli olan, temmuz ayında Kıyı Kanunu`nda yapılan değişikliktir. Bu değişiklikle imar planındaki her türlü düzenleme ve değişiklik yetkisi Özelleştirme İdaresi Başkanlığı`na devredildi. Yani yerel yönetim ve bakanlıklar safdışı bırakıldı. Acaba bu yasal değişiklikten, ihaleye giren diğer grupların haberi var mıydı? Çünkü bu değişiklik Galataport`un fiyatını katlayacak niteliktedir." Mumcu, ihaleyi kazanan Global-Ofer ortaklığının daha önce Başbakan ile 2 kez görüştüğünü de öne sürdü. Mumcu şöyle devam etti: "Kazanan grup burayı Hong Kong haline getirecek. Arada 2.1 milyar Euro fark olmasının sebebi budur. Proje iyi ama yöntem bu olmamalıydı. Vatandaşın gözünü boyayabilirler, benim gözümü asla. Gerçeğin ne olduğunu biliyorum. Onun için de benimle göz göze gelemezler."
Aslında Erkan Mumcu da biraz kendini gündeme taşımaya çalışıyor gibi görünüyor. Ya da bildiklerini tam olarak söylemiyor. Eğer, Erdoğan’ın kendisinin gözüne bakamayacak kadar suçu varsa bunu kamuoyuyla paylaşmalıdır. Mumcu, Erdoğan’ın vatandaşın gözünü boyayabileceğini ama kendisinin gözünü boyayamayacağını söylüyor. O zaman ne biliyorsa tamamını açıklasın da Erdoğan vatandaşın da gözünü boyayamasın. Tabii, burada Mumcu’ya sorulması gereken asıl önemli soru ise, niçin bu kadar süre sustuğu ve bildiklerini ayrılırken açıklamadığıdır.
Değerli okuyucular,
Burada kesin olan şey; birileri bizi kandırıyor ve bize yalan söylüyor. Bu durumda hem Kemal Unakıtan’ın, hem Başbakan Erdoğan’ın hem de Erkan Mumcu’nun bildikerini kamuoyuyla paylaşmaları gerekiyor. Aksi takdirde bu tartışmalar bitmez . Ve Zülfü Livaneli’nin dediği gibi bazıları siyasi bedel ödemek zorunda kalabilirler. Hatta bir süre sonra devir değişince Yüce Divan’da hesap vermek zorunda kalabilirler. Çünkü, hem CHP hem de MHP yetkilileri bu konuları Yüce Divana taşıyacaklarının mesajlarını açıkça verdiler.
Aslında sizler de bu yazılanları okuyunca ve kamuoyuna yansıyan bilgileri bir araya getirince kimin yalan söylediğini biliyorsunuz. Ama ayrıntılarını görmeden de peşin hüküm vermiş olmayalım.
- - - - -