Cumhuriyet, Osmanlı Devleti’nin anti-tezi değildir. Cumhuriyet’in kuruluşunda farklılıkların vurgulanma isteği bir zorunluluktu. Halbuki, kural Osmanlı İmparatorluğu ile Cumhuriyet arasındaki sürekliliktir. Cumhuriyetin yeniliklerinin birçoğu Tanzimat sürecinin mantıki sonuçlarıdır. Osmanlı İmparatorluğu ile Cumhuriyet arasındaki tek esas fark; birinin imparatorluk diğerinin üniter-milli devlet oluşudur.
class="MsoBodyText" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: 150%">Üniter-milli devlet, İmparatorluğun aydın-bürokratlarının gerçekleştirmeyi çok arzuladıkları bir idealdi. Kısaca üniter-milli devlet, devlet aklının bir zorunluluk olarak algıladığı devlet formudur. Hegel’in; “devlet gerçekten varolan, gerçekleşmiş ahlaksal hayattır” ya da; “evrensel olan her şey devlette bulunur” ifadesi de bir anlamda üniter-milli devlete göndermede bulunurken, bir taraftan da devleti yücelten bir anlayışı ortaya koymuştur.Keçecizade Fuat Paşa’nın “pabuççu muştası” teşbihi bir buçuk asra yakın mazisine rağmen bir şekilde bugün de karşılık bulmaktadır. Fuat Paşa; her devlette iki kuvvet olduğunu, birinin yukardan bastırdığını, öbürünün aşağıdan dengeyi sağladığını ifade ederek, bu iki kuvveti: Devlet iktidarı ve halk olarak tanımlamıştı. Fuat Paşa, bizde alttan gelen bir kuvvet yok diye şikayet eder ve bunun için “pabuççu muştası” gibi yandan bir kuvvet gerektiğini, bunun da sefaretler olduğunu söyler. Bugün ise değişen pek bir şey bulunmamaktadır. Bugün elimizde ki pabuççu muştası da Avrupa Birliği’dir. Asıl olması gereken devlet-halk/vatandaş uyumudur. Üniter-milli devletin varolması bu amaca bağlıdır.
Bir devletin milli niteliği hazır alınmaz. Devletin milli niteliğinin; tarihle, dille, kültürle, coğrafyayla, devletini varolması için ödenen bedellerle çok yakın bir ilgisi bulunmaktadır. Bu hususlar anlaşılmadan milli devlet anlayışını anlamak çok fazla mümkün değildir. Diğer taraftan toplum devlete rakip olamaz. Devlet yerine geçip yönetmeye kalkamaz. Eğer toplum olayların sürecini belirlerse düzen fikri ortadan kalkar.
Kurtuluş Savaşını veren ve Cumhuriyeti kuran Meclis’in, Meclis Hükümeti sistemi ile kuvvetler birliği ilkesini benimsemesi, rakibi olan İstanbul Hükümeti’ne karşı gücün ortaya konması için gerekliydi. 1961 Anayasası’nın ise tersine kuvvetler ayrılığı prensibine geçmesi yine halka verilen egemenliğin devlet lehine sınırlamasını amaçlıyordu. Bu durum, bir bakıma bir zorunluluğun da yansımasıydı.
Devlet-millet bütünlüğüne her zamankinden daha çok ihtiyaç bulunmaktadır. Fuat Paşa’nın deyimiyle pabuççu muştasına çok da gerek bulunmamaktadır; yeter ki devlet-millet uyumu artsın. Türk tarihinde devlet ile milletin bütünleştiği zamanların, Türklerin dünyaya nizam verdiği zamanlara rastlaması şaşırtıcı değildir. Bu nizamın özü adalettir. Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’u fethettiğinde Bizans halkına adalet vaat etmesi bu durumun en güzel örneklerindendir.
Yeniye alışmak kolay değildir. Özellikle derin kültürel gelenekleri olan toplumlarda yenilikler önce kuşkuyla karşılanır. Kuşku giderilmezse güvensizlik, uyumsuzluk, sosyal gerginlikler ortaya çıkar. Yenilik olmadan, değişim gerçekleşmeden gelişmeden bahsetmek çok da mümkün değildir. Buna durum, yeni olan her şeyin güzel olacağı anlamına gelmez. Toplumun gelenekleriyle örtüşen, bütünleşen yenilikler her zaman iyidir. Yeni heyecan verir. Yeni değerler, geleneksel değerlerle çatışmadığı sürece bir sorun yoktur. İşte devlet-millet uyumu yeni bir amaç olmamakla birlikte, popülerliğini her daim korumuş bir idealdir. Bu idealin tam olarak gerçekleşmesi ise, dışardan kaynaklı pabuççu muştalarına olan ihtiyacı ortadan kaldıracaktır.
Bu itibarla Türk milletinin; yeni yıl(lar)da, daha nice bin yıllarda; devlet-millet bütünleşmesiyle âleme nizam vermesi tek dileğimiz olması dileklerimle; kıymetli okuyucularımın yeni yılını kutlar, huzurlu ve sağlıklı yıllar dilerim.