Acizler için zor, korkaklar için müthiş olan şeyler kahramanlar için idealdir.
lign="justify"> Farsça bir sözcük olan ‘Turan' İran'ın kuzey doğusundan sınırları Aral Gölü'yle Çin Türkistanı'na dayanan bir coğrafi alanın adıdır. İran'ın İslamiyet öncesi dönemine ait Avesta efsanesi ve daha sonra Firdevsi'nin Şehname'sinde, bu coğrafyada oturan kavimleri Sami ve Aryen-İranlı topluluklarından ayırmak üzere " Turani" (Turanlı) deyimi etnik bir sıfat olarak da kullanılmıştır.Turan ideali; Osmanlı Devleti'nin etnik Balkan ulusçulukları karşısında batıda sürekli toprak kaybı ve modernleşme çabalarına karşın Batı karşısında uğradığı hezimet, diğer tarafta giderek küçülen İmparatorluk topraklarında Müslüman-Türk nüfusunun lehine değişen nüfus yapısının sonucunda Osmanlı Devlet adamları ve düşünürlerinin savunmacı bir refleksle Orta Asya kökenli Turan topluluklarıyla kurulan duygusal ama gerçekçi bir bağdır. Genç Osmanlılardan Ali Suavi'nin Türkleri hem Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucu etnik öğesi hem de Orta Asya halkalarını kapsayan bir ırk olarak tanımlaması, Ahmet Vefik Paşa'nın Osmanlı lehçesini Uygur, Çağatay, Kırgız gibi çeşitli Orta Asyalı halkların lehçesiyle aynı ortak kökenden türediğine ilişkin tezleri, Ahmet Mithat'ın Orta Asya'yı anavatan olarak adlandırması, Süleyman Paşa'nın yazdığı Tarih-i Alem ile Necip Asım'ın Türk Tarihi adlı eserleri Osmanlı Türklüğü'nün uzaktaki, tarihi anayurt üzerine başlattığı bilinçlenmenin en çarpıcı örnekleridir. 1870 yılında Budepeşte Üniversitesi'nde, Armenius Vambery'nin başkanlık ettiği, dünyanın ilk Türkoloji kürsüsünün kurulduğu Macaristan da özellikle 1890'dan sonra Turan araştırmalarının neredeyse merkezi konumuna geliştir.
İsmail Gaspıralı'nın, "dilde, fikirde, işte birlik" düşüncesiyle Çarlık Rusyası'nda yaşayan Müslüman Türk/ Tatar toplulukların varlıklarını koruma ve geliştirme adına başlattığı kültürel Pantürkçülük'ün siyasi bir platforma dönüşmesi, Yusuf Akçura'nın 1904'de Kahire'de kaleme aldığı Üç Tarz-ı Siyaset' isimli eserinde ifade bulan Osmanlı Devleti'nin bütün Türk halklarını birleştirecek yeni bir stratejiyi benimsemesi doğrultusunda gündeme geldi. Akçura'nın Osmanlı İmparatorluğu'nun güçlenmesi için yeni bir devlet politikası olarak ileri sürdüğü Pantürkçü birliğin çıkış noktası laik bir ortak siyasal kimliği temellendirmek üzere ‘ırk' kavramına dayanmakla birlikte, Türk etnisitesinin ortak özellikleri arasında dil, gelenek ve din gibi kültürel ve toplumsal öğelerle, etnik miras olarak da daha çok devlet kurma ve yöneten geleneği vurgulanmaktaydı.
Osmanlı Türkçülük akımı içinde Turan ülkesinin efsanevi geçmişiyle kahramanlıklarını yücelten, bir özlem ve ülkü odağı olarak Turan kavramını popüler hale getiren Ziya Gökalp'in 1910-1915 yılları arasında yazdığı şiir ve destansı öyküleri olmuştur. Gökalp Turan isimli şiirinde; "Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan; vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan" diyerek Turan idealine ciddi bir atıfta bulunmuştur.
İttihat ve Terakki'nin ideologlarından Tekin Alp'in Türkçülük ve Pantürkçülük isimli eserinde; diğer Türk asıllı topluluklarla kurulacak birliğin, dünyanın diğer ulusları arasında şerefli bir yer almaya layık güçlü bir ulus meydana getireceği ifadesi dönemin şartları içinde ciddi bir şekilde kabul görmüştü. Nitekim Tekin Alp'in bu tezi Enver Paşa'nın eylem planına yön vermiştir.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte bağımsız Türk cumhuriyetlerinin kurulması Türkiye'nin dış politikası ve kimlik algılamasında yeni bir dönemin başlamasına neden olmuştur. Aynı zamanda Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve komünist blokun çökmesi Türkiye'nin dış Türklerle sıcak ilişki kurmasının önündeki ideolojik ve siyasi engelleri ortadan kaldırmıştır. Bu durum Türk dış politikasında konsept değişikliğine neden olmuştur. Orta Asya ve Kafkasya'da beş tane bağımsız Türk cumhuriyeti kurulduğunda tarihi ve romantik bir rüya olan Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar uzanan Türk birliği tezi Osmanlı'nın son dönemlerinden sonra tekrar gündem haline gelmişti. Ne var ki; ABD'nin İran Devrimi'nin ihracı olasılığına ve Rusya'nın Bağımsız Devletler Topluluğu içinde hegemonyasını sürdürmek istemesine karşı ortaya koyduğu strateji karşılığında Türkiye bağımsız Türk cumhuriyetleri üzerinde etkili olamadı. Dönemin ABD Dış İşleri Bakanı J.Baker; kısa bir süre içinde bağımsız Türk Cumhuriyetlerine kırksekiz defa giderken, yine dönemin Türk Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin'in aynı dönemler içinde üç defa gitmesi, bağımsız kalan Türk cumhuriyetlerine verilen önemin bir göstergesidir!
Aradan geçen bunca zamana rağmen bağımsız kalan Türk cumhuriyetleriyle ilişkilerde gelinen aşama istenilen noktada değildir. Bu durum her Türk'ün yüreğinin bir köşesinde bir ideal olarak beslediği ‘Türk Birliği' anlayışıyla çelişmektedir.
İçinde bulunduğumuz yıl gerçekleştirilen ve ev sahipliğini Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in yaptığı, ilki 8.Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından Ekim 1992 tarihinde Ankara'da gerçekleştirilen, "Türkçe Konuşan Ülkeler 8.Devlet Başkanları Zirvesi"ne Kırgızistan, Kazakistan, Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan devlet başkanları davet edilmiştir. Ne var ki, Türkmenistan Ankara Büyükelçiliği ile temsil edilirken, Özbekistan zirvede hiçbir şekilde temsil edilmemiştir. Buna rağmen anılan zirvede, uzay çalışmalarından ortak eğitim faaliyetlerine, enerji güvenliğinden iletişim projelerine kadar geniş bir yelpazede somut işbirliği zemini oluşturulmaya çalışılmıştır.
Rüya ile gerçek arasına sıkışmış vazgeçilmez bir romantik özlem olan Türk Birliği'ne günümüz şartlarında ihtiyaç bulunduğu açıktır. Tek kutuplu bir dünya perspektifinde, dış politikada daha anlamlı ve kabul edilebilir alternatiflerin bulunması, milli haysiyet ve onur açısından da olumlu karşılıklar üretecektir. Tek çare gibi algılanan, dayatmalarıyla en sade Türk insanında bile ruhsal düzeyde isyana neden olan AB anlayışının bugünkü haliyle sürdürülebilmesi zor görünmektedir. Diğer taraftan ne olduğu tam olarak belli olmayan, herhangi bir çözüm ve karşılık ortaya çıkarmayan Benelüks tipi modellerin önerilmesi Türk toplumuna bir değer ve anlam katmayacak uçuk ve temelsiz oluşumlardır. Kaldı ki her türlü modelin zihinlerde düşünülüp, ifade bulması söz konu olurken, teorik ve pratik temelleri derin olan ‘Türk Birliği'nden bahsedilmemesi ayrı bir üzüntü konusudur.
Tanzimat'tan beri süregelen batılılaşma maceramızın son sahnesinin gösterimi hızla ve dramatik bir şekilde devam etmektedir. Bu süreçte Türk insanın kendine duymuş olduğu güvenin ve inancın sorgulanması sağlanmış, en temel ahlaki değerlerimizde endeks düşüşü gerçekleşmiştir. Zira onyedi aylık bebeğe tecavüz, çocuk pornosunun yaygınlaşması, manken seyir oranın doruk noktada olması, gece alemlerin her şeyin üzerinde tutulması ve daha bir sürü fecaatlerin artması tesadüfi değildir. Bölgesel ya da küresel ölçekte bir birlikten önce, içsel birliğin sağlanması tutarlılık ve ahlakilik açıdan bir gerekliliktir. İnsan yaratılışı gereği kendine en çok benzeyeni sever ve onunla birlikte olmak ister. Bunun ilk yolu içsel birliğin/birlikteliğin kurulmasıdır. Bu bakımdan insanın toplu şekilde ki hali olan millet oluşumu da kendine benzer millet(ler)le birlikte olma iradesini ortaya koyar. Bu nedenle Türkiye kendine en çok benzeyen milletlerle birlikte olmalıdır. Bu bir tarihsel, ilkesel son tahlilde ahlaki bir zorunluluktur. Buna karşı dünya ölçeğinde kendine benzemeyen bir birliğe/oluşuma girmek için ısrar eden ikinci bir ülke yok gibidir. Bütün oluşumların özelliği, içinde barındırdığı unsurların benzerliğidir. Böyle olmasaydı Japonya, Çin ya da Rusya'nın da bir AB amacı olurdu. Oysaki tarihteki bütün iddialı devletlerin merkezi ve yönü kendilerine göre tayin ederler. Nitekim dünya yuvarlaktır. Bütün istikametler bulunulan yere göre oluşur. Bu bakımdan Batı anlayışının zihinlerde uyandırdığı imge bile Türk insanın kendine olan güvensizliğini beslemekte, Türk medeniyetinin geleceğini tanzim etmede ki hedefsizlik ve atalet formunu ortaya çıkarmaktadır.
İnsanın amacı basit bir anlatımla mutlu ve huzurlu bir yaşamdır. Bunun için insanoğlu millet şeklinde organize olmuş ve devlet yapılanmasını ortaya çıkarmıştır. Devletin amacı da Aristo'nun deyimiyle insanı mutlu kılmaktır. Sonu gelmeyecek temelsiz hedeflerle heba olan ömürlerin insanlığın ortak mirasına katacağı bir şey bulunmamaktadır. Bir Güney Afrikalı İktisatçı BM'de yaptığı konuşmada: "Evet, biz batılı, modern, çağdaş olacağız; ama asla siz olmayacağız" derken ulusal bir onura göndermede bulunmuştur. Artık ulusal onurun, ulusal saygının ve mutlu bireyin nasıl olması gerektiği konusunda her duyarlı ve sorumlu Türk vatandaşı düşünmelidir. Bu söylenenlerden Türk milletine ait olmaktan gurur duyanlar iki defa daha sorumludur. Bu sorumluluk çerçevesinde gün Türk'e en çok benzeyenlerle bir arada olma günüdür. Bu tarihi ve entelektüel mirasın (Türk Birliği/Turan hedefi) unutulmaya yüz tuttuğu bir zamanda Ziya Gökalp'in deyişini bir kez daha hatırlamak ve Türk Birliği'ni oluşturmak için çabalamak gelecek nesillerde de minnetle anılacaktır: "Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan; vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan"