Türk milleti zor ve karmaşık bir dönemde derin anlam bunalımıyla karşı karşı bulunmaktadır. Nereden bakılırsa bakılsın sosyolojik bir krizin içinden geçildiği söylenebilir. Ancak sosyolojik nitelikli sorunlara siyasal çözüm yöntemleriyle yaklaşmak da ayrı bir çelişkili durumu ortaya çıkarmaktadır.
Ortada sorun olarak görülen konuların muhteviyatı Türk medeniyetinin geleceğini olumsuz yönde etkileme özelliği taşımaktadır. En başta demokrasi konusunda yapılan tartışmalar yaşanılan sorunların omurgasının yakalanamadığını açık bir şekilde göstermektedir. Bu itibarla yaşanılan sosyolojik kriz demokrasi taraftarlığı ya da karşıtlığıyla açıklanmayacak kadar ciddi ve karışıktır.Demokrasi; özünden daha çok şekil ve biçim yönüyle gündeme gelmektedir. Bu durum demokrasinin gelişip, çözüm üretmesine de engel olmaktadır. Demokrasi bir çareler sistemi olarak takdim edilmesine rağmen, bütün fertlerin mutlak manada görüşlerini yansıtan bir özelliği hiçbir zaman olmamıştır. Demokrasi en başta bilinç düzeyi yüksek toplumlarda sorun çözer. Zira bilinç düzeyi zayıf toplumların uzlaşması, ortak amaçlar etrafından buluşması da zordur. Bu nedenle azgelişmiş ülkelerde yönetimler otoriter nitelik taşırlar. Daha düne kadar bir çok azgelişmiş ülkede diktatörler hakim durumdayken, bunlardan bazıları demokrasiyi kullanarak yönetimi kontrol etmişlerdir.
Demokrasi öncelikle bireyde karşılık bulup, ailede yaşanır. Bireyi ve ailesi demokratik olmayan toplumlarda demokrasi sadece sözde kalır. Demokrasinin kurallarıyla ve kurumlarıyla yerleşmediği toplumlarda; halka rağmen yapılan ve halkın hoşuna gitmeyen; kahir ekseriyetin memnun olmadığı işlerin gerekçesi de yine demokrasi olmaktadır. Bu durumun yaşanıldığı toplumlarda demokrasi sorun çözmek yerine, sorun üretir.
Bu bağlamda demokrasi her fırsatta sığınılıp, kabul görmeyen uygulamalara meşruluk kazandırmak için kullanılan bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Oysaki demokrasiye olan bağlılık, demokrasiden çok bahsetmekle gösterilmez. Demokrasi bir sistem olup yönetim tarzı açısından bir metotdur.
Bu çerçevede demokrasi polemik ve demogojilerden ciddi zarar görür. Nitekim Aristo binlerce yıl önce; demokrasileri demogojilerin yozlaştırdığını ifade etmiştir.
Öte yandan Jean Jacgues Rousseau'nun deyimiyle de kelimenin tam anlamıyla gerçek bir demokrasi hiçbir zaman var olmamıştır, bundan sonrada olacağı şüphelidir. Lord Acton ise, gerçek bir demokraside, hiç kimsenin halkın üzerinde bir güce sahip olmamasını, ifade eder. Ayrıca demokrasinin olumsuz tarafları bulunmaktadır. Demokrasinin olumsuz tarafı ise çoğunluğun tiranlığına, baskısına davetiye çıkarmasıdır.
Diğer taraftan demokrasi ve demokratik devlet kavramları üzerinde ki tartışmalar da bir türlü dinmemiş, yeni tartışmalar birbirini takip etmiştir. Demokrasi üzerine uzlaşının olmaması, çoğunlukla demokrasiyi kullanan despot yaklaşımların işine yaramaktadır.
Güçlü bir devlet geleneği olan toplumlarda demokrasinin benimsenmesi sadece şekilde kalmakta, öze yönelik talepler ortaya çık(a)mamaktadır. Nihayetinde demokrasi toplumsal gelenekte meydana gelen bir anlayıştır. Sivil toplum geleneği olmayan toplumlarda demokrasinin kök salması, kabul ve karşılık bulması zor olmaktadır.
Alexis de Tocqueville; demokrasinin bireysel özgürlüğün sahasını genişleteceğini ifade etmektedir. Bireysel haklar konusunda demokrasiye haddinden fazla anlam ve sorumluluk yüklemek; hak kavramının yanlış anlaşılmasına da sebep olabilir. Rasyonel insan her durumda hak ve yükümlülüklerinin farkındandır. Bunun için hak ve sorumlukların anlaşılması adına demokrasiye gerek yoktur. Demokrasi sadece bilinç düzeyini yükseltir, yoksa ortaya çıkarmaz. Bunun için demokrasi toplumlar için tek çözüm ve çare de değildir. Nitekim gelişmiş ülkelerin birçoğunda krallık müessesi işlerliğini hala muhafaza etmektedir.
Makalenin yukarısında da değinildiği gibi demokrasi; rasyonel insanda bir anlam ifade etmektedir. Demokrasiden kavram olarak medet umanlar, aslında demokrasinin tacirliğini yapmaktadır. Bununla birlikte rasyonel bireylerin ortaya çıkmasının şartları tamamen sosyal ve ekonomik gelişmelere bağlıdır. Bu itibarla demokrasiyi durmadan vurgulayanların aslında demokrasinin içeriğine yönelik bir talep ve ifadeleri söz konusu değildir. Demokrasiyi kullanarak, halkı korkutmak ya da kamplara ayırmak olsa olsa demokrasinin inkarıdır. Böylelikle halkın kendi geleceğini belirleme sistemine dayanan demokrasiye en büyük zarar verilmiş olur.
E. E. Schattschneider demokrasiyi; halkın karar alma sürecine katılabilmesine olanak sağlayacak şekilde liderlerin ve organizasyonların alternatif kamu politikaları için yarıştıkları bir rekabetçi politik sistem olarak tanımlar. John Stuart Mill ise, toplumun bütün isteklerini karşılayabilecek tek hükümet biçimi, bütün halkın yönetime katıldığı hükümettir, diyerek; en küçük kamu görevine bile katılımın yararlı olacağına işaret etmektedir.
Mustafa Kemal Atatürk de demokrasinin esasında şahsi bir olgu olduğunu, kişinin hakimiyete insan sıfatıyla iştirak ettiğini veciz bir ifadeyle ortaya koymuştur. Ayrıca Atatürk demokrasi konusunda şunları ifade etmiştir: "Yöneticiler, iktidara saltanat sürmek için değil, millete hizmet için getirilmişlerdir. Ulusa karşı olan görevlerini kötüye kullandıkları takdirde, şu ya da bu biçimde ulusal iradenin kendi haklarında vereceği kararla karşılaşırlar. Ulus tarafından, ulus adına devleti yönetmeye yetkili kılınanlar, gerektiğinde ulusa hesap vermek zorunda olduklarını bilmelidirler."
Fisher Ames ise demokrasiyle monarşiyi karşılaştırırken ilginç bir benzetme yapmıştır: "Monarşi güzel bir biblo gibidir, denizde bir süre yüzer, ancak bir süre sonra bazı beceriksiz kaptanlar yüzünden kayalara çarpar; buna karşın demokrasi şişirilmiş bir botta seyahat etmek gibidir. Kolay kolay dibe batmazsın, fakat ayakların hep ıslaktır." Yine Fisher Ames bütün despotizmler içerisinde demokrasinin, an az dayanıklısı olmakla birlikte en kötüsü olduğunu belirtmiştir.
Çoğunluğun iradesi, diğer insanlar üzerinde baskı yapabilir; gücün çoğunluk tarafından kötüye kullanılmasının önlenmesi gereklidir. Bu nedenle çoğunluğun baskıcı ve dayatmacı yaklaşımından toplum korunmalıdır. Diğer taraftan çoğunluk kuralının haklılaştırılması onun ahlaki açıdan doğru olduğunu göstermez.
Demokrasinin çözüm ve değer üretmesi için bir kişinin bile tercihinin niteliği önemlidir. Bu anlamda John F. Kennedy, demokrasilerde bir seçmenin cehaletinin bütün halkın güvenliği için tehlike olduğunu belirterek, demokrasilerde bireyin ne kadar önemli olduğuna vurgu yapmıştır.
Türk toplumsal yaşamında demokrasi algılaması daha çok biçimsel bir özellik taşımıştır. Nitekim Adnan Menderes CHP'li Faik Ahmet Barutçu'ya cevaben bir konuşmasında; "Biz at koşturmuyoruz. Buraya mikrofon koyalım, bütün millet dinlesin karar versin, diyor. Millet maddeten her meselede karar veremez. Böyle olsaydı Meclise lüzum kalmazdı. Millet dört seneliğine karar verir."
Demokrasinin dört(beş) seneliğe karar verdiği toplumlarda demokrasiden bahsetmek fazlasıyla safdillik olacaktır. Bu nedenle Ülkemizde demokrasi çözüm üretmekte çok başarılı değildir.
Demokrasinin yaşayabilmesi için milli egemenliğin belirleyici, gerçekçi ve rasyonel olması gereklidir. Eğer bir birey kendini yönetecek kimseyi bireysel ihtiyaçları çerçevesinde tercih ediyorsa, orada demokrasiden söz etmek mümkün olmayacaktır. Demokrasi pragmatik ihtiyaçların temini için kullanılabilecek bir yöntem değildir.
Millet egemenliğinin etkili olması, sorun çözmesi milli bilincin yüksekliğiyle yakından ilişkilidir. Milli bilincin yüksekliği, tercihlerde ki sorumluluğu ve hassasiyeti ortaya çıkaracaktır. Daha iyi bir gelecekle, bugüne ait bireysel ihtiyaçların çatışmasından; idealist kaygıyla gelecek yönünde bir tercih ortaya çıkarsa milli egemenlik rasyonel bir biçim almış demektir. Ancak sadece bireysel, günübirlik ihtiyaçların karşılanmasına odaklanan bir sistemin demokrasi niteliği ziyadesiyle tartışmalıdır. Son tahlilde demokrasi; milli egemenlik, milli kimlik, milli devlet ve rasyonel birey ekseninde oluşur. Bu nedenle gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde demokrasiyle birlikte milliyetçilik gelişmeyi sağlamış, sorumlu vatandaşlık bilincinin oluşmasını sağlamıştır.