Hint halkı tarafından, “Mahatma” (Büyük Ruh) olarak anılan Mohandas Karamşand Gandhi, İngiltere’de hukuk eğitimi almıştı. Kendisi Hintlilerin içinde bulunduğu esir hayatından büyük rahatsızlık duydu. Güney Afrika’da avukatlık yaptı. Bu süreçte, Hint topluluğunun daha iyi bir hayat yaşaması için çaba sarf etti. 1915 yılında Hindistan’a döndü. Hindistan’da İngiltere’nin sömürgeci tutumuna karşı durdu. Gandhi 1919 yılında bağımsızlık hareketinin başına geçti.

br />Artık kan dökülmeyecek, ama Hindistan bağımsızlığına ulaşacaktı. Bunun için şiddeti dışlayan,  ama tamamen itaatsizliğe dayalı bir toplumsal dayanışma ruhunu harekete geçirdi. Bunun karşılığında tutuklanarak hapse atıldı. Ağır bir hastalık geçirmesi nedeniyle 1924 yılında hapishaneden çıkarıldı. Sağlığına kavuştuktan sonra tekrar özgürlük mücadelesine başladı. Yanında geleceğin devlet başkanı Nehru’da vardı. Takip eden zaman içinde birçok defalar hapse atıldı, eziyet gördü; ama hedefinden asla vazgeçmedi. Sivil itaatsizliği Hindistan’ın her yerine yaymıştı. Sonuçta İngiltere Hindistan’a özerlik verdi. 1947 yılında da tam bağımsızlık kazanıldı. Gandhi; şiddet, yalan ve haksızlığı aynı şey olarak gördüğünden, zafere ulaşmanın tek yolunun, şiddete başvurmamak olduğunu savunurdu. Şiddeti dışlayan bağımsızlık mücadelesi birçok millete örnek oldu. Silahın karşısına kalbini koyarak, bağımsızlık mücadelesini kazandı...

Sivil itaatsizlik düşüncesinin en önemli teorisyeni David Thoreau Walden ‘dır. Kendisi 1854 yılında kaleme aldığı, “Walden” isimli eseriyle bir isyan edebiyatını ortaya çıkarmıştı. Thoreau sivil itaatsizlik manifestosuna şöyle bir ifadeyle başlar: “ En iyi yönetim en az yönetendir.” “ Yönetimin en iyi biçimi hiç yönetmeyen bir yönetimdir ve insanlar bunun için hazır oldukları zaman, sahip olacakları yönetim biçimi de bu olacaktır.” Bu ifadeler aynı zamanda anarşist bir anlayışı da ortaya koymaktadır. Thoreau, ABD’nin Meksika’ya karşı yürüttüğü savaş sırasında konan nüfus başına vergiyi, “ödediği dolar, bir adam öldürmek için, başka bir adam veya tüfek satın almaya yaramasın” gerekçesiyle vermeyi reddedince bir gece hapis yatmıştı. Kendisinden on dört yaş büyük olan ve birçok özgürlükçü düşünceyi kendisiyle paylaşan Ralp Waldo Emerson, telaşla arkadaşını görmek üzere onun hücresine girdiğinde aralarında şöyle bir konuşmanın cereyan ettiği anlatılır:
“– Thoreau, neden buradasın?”
“– Waldo, sen neden burada değilsin?”

Diğer taraftan ünlü boksör Muhammed Ali, özgürlükler ülkesi iddiası güden; ancak henüz 1960’larda meydana gelen ırksal ve insan hakları sorunlarını dahi çözememiş Amerikan sistemine karşı sergilediği yaklaşımla, sivil itaatsizlik eylemini ortaya koymuştur. Bunu yaparken de Henry David Thoreau gibi, şiddet dışılığı mutlak olarak savunmamasına karşılık, Gandhi’nin Satyagraha anlayışı bağlamında şiddeti tümüyle dışlamaya özen de göstermiştir. Çünkü Satyagraha insanın “mutlak hakikat”i bilmemesi, bu yüzden de cezalandırmaya yetkili olmaması anlayışına yaslanarak şiddeti bütünüyle dışlıyordu. 1960’ların sonuna doğru Amerikan hükümeti dünya ağır sıklet boks şampiyonu Muhammed Ali’yi Vietnam’a karşı savaşa sürmek isteyince efsanevi boksörün şu sözleri çok büyük yankı bulmuştu: ‘Hiçbir Vietkonglu bana zenci demedi. Bu yüzden onlarla benim bir alıp veremediğim yok.’ Bu cümleler aslında Uzakdoğu için söylenmiş gibi görünse de Amerika’nın sosyal ve siyasal yapısına yönelik de çok büyük mesajlar içeriyordu. Suçlamalar karşısında, vicdani ve dini tercihlerini kullandığı yönünde savunma yapan avukatlarının telkinlerine de kulak asmayan Muhammed Ali, aslında maddi manevi bütün ihtişamı bir kenara bırakarak bir ‘sivil itaatsizlik’ girişimi gerçekleştirmişti. Yalnızca Vietnam Savaşı’na karşı takındığı tavır Muhammed Ali’yi tartışılır kılmamıştır. Hıristiyan inancında yetişmesine rağmen dünya ağır sıklet boks şampiyonu olarak dinini değiştirip Müslüman olması da efsane boksör üzerine tezlerin oluşmasını sağlamıştır. Michael Mann’ın yönettiği ‘Muhammed Ali’ filminde net bir biçimde görüyoruz ki Muhammed Ali, Amerika’daki İslami gelişim içerisinde de büyük pay sahibi. Cemaat lideri Elijah Muhammed ve Malcolm X’ten oluşan iki sacayağına ek olarak Muhammed Ali ‘yeni dünya’da İslami düşüncenin yayılmasında etkin bir isim olarak öne çıkmıştır. (İlerleyen zamanlarda, aynen Malcolm X gibi hacca giden Muhammed Ali’nin Elijah Muhammed ile fikirsel olarak yollarını ayırdığına şahit oluyoruz.) Muhammed Ali’nin düşünsel gelişimine ait bu mihenk taşları, insanlar tarafından onun çok farklı bir yere oturtulmasına sebep olmuştur.

II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerce işgal edilen Danimarka'da Naziler, Yahudileri kolaylıkla ayırt edebilmek için arkasında altı uçlu sarı yıldız bulunan giysiler giymeye mecbur etmişti. Danimarka halkı, Yahudilere karşı çıkarılan bu yasayı kabullenmedi. Aralarında kralın da bulunduğu hemen herkes, sırtı sarı yıldızlı giysilerle çıktı sokağa. Danimarka halkının bu tavrı, Yahudilerin tanınmasını da imkânsızlaştırdı. Naziler, hareketin lideri olarak gördükleri Danimarka kralını gözetimleri altında tutabilmek için onun çok hasta olduğunu açıklayıp, saraya hapsettiler. Ancak Danimarka halkı, ülkenin hemen her yerindeki çiçekçilere gidip, krala gönderilmek üzere buketler hazırlattılar.

Kısa sürede günlük hayat işlemez duruma geldi. Sonuçta, çiçek taşıdıkları için insanları tutuklayamayan Nazi yönetimi, kralın aniden iyileştiğini bildirmek zorunda kaldı.

Yukarıda ifade edilen örneklerin hepsi sivil itaatsizliktir. Sivil itaatsizliğin meşruluğu konusundaki çalışmaları ile tanınan John Rawls’a göre sivil itaatsizlik, “yasaların ya da hükümet politikasını değiştirilmesini hedefleyen, kamuoyu önünde icra edilen, şiddete dayanmayan, vicdani, ancak yasal olmayan politik bir eylemdir." Howard Zinn ise tanımı genişleterek sivil itaatsizliği, “acil toplumsal hedefler uğruna, yasaların bilinçli ve hedeflenmiş ihlali” olarak ifade etmiştir. Sivil itaatsizlik, haksız bir uygulamaya karşı bütün yasal yollar denendikten sonra girişilen bir eylemdir.  Sivil itaatsizlik toplumsal sözleşmenin çiğnemesinden duyulan kaygıyı dile getirmek için başvurulan bir tepki türüdür.

Sivil itaatsizlik şiddet kullanımını dışlayan bir eylemdir. Sivil itaatsizlik çoğunluğa karşı yapılan çağrı, gönderilen bir mesajdır. Bu çağrı toplumda ortak bir adalet anlayışının varlığını temel almaktadır. Bu itibarla, insanları yaralayabilecek, incitebilecek şiddet eylemleri sivil itaatsizliğin kamuoyuna çağrı karakteri ile uyuşmamaktadır. Ayrıca sivil itaatsizlik hukuk sistemi içinde aksayan bir kurala karşı çıkıştır. Bununla birlikte sistemin bütününe yönelik bir kabul söz konusudur. Yani sivil itaatsizliğin bir devlet sisteminin bütünlüğü ile ilgili bir sorunu bulunmamaktadır.  Hatta bu o kadar açıktır ki, eylemde bulunan; aksayan kural için yaptırımı(hukuksal) bile kabul etmektedir. Denilebilir ki sivil itaatsizlik; toplumsal bir durum karşısında yasaya aykırı davranışa zorunlu kılacak vicdani duygu sürecinin ortaya çıkmasıdır. Sivil itaatsizlikte eylemin sonunda sorumluluktan kaçılması, eylemin inkar edilmesi söz konusu değildir.

Bu söylenenler paralelinde, son zamanlarda terör örgütü ve yandaşlarının sivil itaatsizlik yöntemini tercih ettiği dillendirilmekte, yapılan hukuk ve vicdan dışı eylemlere karşı felsefi ve ideolojik zemin hazırlanmaya çalışılmaktadır. Özellikle Diyarbakır’da yapılan Nevruz kutlamasına sivil itaatsizlik nitelendirmesi yapılmaktadır. Nereye hizmet ettiği konusunda derin şüpheler bulunan Mehmet Ali Birand, ‘yeni bir dönem mi başlıyor?’ isimli makalesinde; “Bu yıl Nevruz, eskilerine oranla farklı geçti. Korkulanlar gerçekleşmedi. Ancak yaşananlar yepyeni bir yaklaşımın başlangıcının sinyalleriyle dolu geçti. Buna "sivil itaatsizlik" diyebiliriz. Bizim pek alışmadığımız ve başa çıkılması daha zor bir dönem başlıyor...”(Posta, 23/03/2006) ifadelerini kullanmıştır. Bu durum karşısında terör örgütü yandaşlarının hareketini sivil itaatsizlik olarak nitelendirmek için ya bilgisiz olmak ya da başka niyetlere sahip bulunmak gerekmektedir. Dokuz güvelik görevlimizin yaralandığı, terör başının siyasi irade olduğunu belirtir tişörtlerin giyilip Türk milletine meydan okurcasına ortalıkta küstahça dolaşıldığı bir toplumsal eylemi sivil itaatsizlik olarak tanımlayabilmek için her türlü ahlaki ve milli değerden uzak olmak gerekmektedir. Böylesine bir durum ciddi bir tehlikenin varlığını ortaya çıkarmaktadır. Yıllardır döktüğü kandan sonra masum(?) rollere bürünmeye çalışan terör örgütüne, toplumsal zeminde meşruiyet kazandırma çabaları karşılık bulmayacak, bu oyun mutlaka Türk milletince bozulacaktır. Türk milletinin her türlü değerine saldırmanın ismi ne zamandan beri sivil itaatsizlik olmuştur? Kaldı ki, bir eylemin sivil itaatsizlik olması için şiddeti dışlaması ve sistemin bütünlüğüyle bir sorunun bulunmaması gerekir. Hal böyleyken terör örgütü yandaşlarının eylemlerini sivil itaatsizlik olarak nitelendirmek olsa olsa terör örgütünün amacına hizmet etmek demek olacaktır. 

Makalemizin yukarı kısmında ifade edilen sivil itaatsizliğin özellikleri bağlamında terör yandaşlarının hareketleri sivil itaatsizlik değil; Cumhuriyete başkaldırma niteliği taşımaktadır. Birçok ilimizde, varoşlarda terör yandaşları her türlü değerimize, kıymetimize ve en önemlisi insanımıza saldırıp, katlederken nasıl olurda bu eylemlerde sivil itaatsizliğin temel alındığı söylenebilir? İzan ve insaf çerçevesinde böyle bir şey nasıl olur da dillendirilir? Kavramları kullanarak Türk devletine yönelik yapılan her türlü saldırı boşa çıkacaktır. Bu bağlamda Türk milletinin sabrı taşmak üzeredir. Tek devlet, tek millet, tek dil, tek bayrak ülküsü vazgeçilmez ve tartışılmaz kabullerimizdir. Bu çerçevede sahip olduğumuz bu ülküleri sulandırıp tartışmaya açanların yöntemi sivil itaatsizlik değil, ihanettir... Zira Diyarbakır’da ki son Nevruz kutlamalarının temelinde de Türk milletinin milli kabullerine yönelik sinsi bir itiraz söz konusudur.

Öte yandan Özdemir İnce, ‘Kürt sorunu neyin fesadı’ isimli makalesinde Nevruz kutlamaları sırasında olay çıkmamasını bakın nasıl değerlendiriyor: “…Neden ciddi gerginlik yaşanmadı? Çünkü, bu yasadışı, vatandaşlık töresine aykırı olaylara güvenlik güçleri hır çıkmasın diye seyirci kaldı. Bu tavrın ne ölçüde doğru olduğunun bir kez daha düşünülmesi gerekir…Bir sözüm de PKK ve Kürt fesatçılarına: Cumhuriyete sadık vatandaşlar, sizin şımarıklıklarınıza bakarak ülkenin korumasız kaldığını düşünmeye başlarlarsa neler olur? Bu olasılığı hükümet de, güvenlik güçleri de ciddi ciddi düşünmelidir. PKK ve Kürt fesatçılarının dayısı olan Avrupa Birliği’nden niyet hesapları da sorulmalıdır.”(Hürriyet, 26/03/2006) Yani birilerinin anlatmaya çalıştığı gibi, ortada sakin geçen bir kutlama söz konusu değil. Terör örgütü yandaşlarının tahriklerine kapılmayan güvenlik kuvvetlerinin mütedeyyin tavrı, Nevruz kutlamalarının olaylı geçmesine mani olmuştur. Peki sayın Birand, Nevruz kutlamalarının neresi sivil itaatsizlik? Ortaya konulan eylemler; bedel ödenip, şehitlerin manevi gücü sayesinde kurulan Vatanımızı her açıdan tartışmaya açmak değil mi? Elbette her dönemin Ali Kemalleri olacaktır, ama bu kadarı da fazla!

Türk tarihinde devletin niteliği ilahi olduğu için devlete yönelik isyan olmazdı. Türk devlet felsefesi, bireyin veya topyekün milletin devlete isyan edip başkaldıracağını kabul etmezdi.  İsyan edenlerin cezalandırılması ise dünya tarihinde pek görülmeyen ince ve manalı sözlerle anlatılırdı: “Bilmediği için! Yanıldığı için! Suç işlediği için!, kağanı öldü, milleti çok zahmet gördü.” Türk tarihinde Devletin devamlılığı, toplumsal düzenin istikrarı her dönem için önemli ve vazgeçilmez bir hedef olmuştur. Bu itibarla bugün geçerli olması gereken paradigma sivil itaatsizlik değil, sivil itaat yöntemidir. Batı’nın tarihsel tecrübesinde sivil itaatsizliğin entelektüel ve felsefi arka planı olabilir. Hatta yukarıda belirtildiği gibi uygulamada da örnekleri bulunabilir. Ancak bölgemizde yaşanılan olayların Ülkemizin aleyhine geliştiği düşünüldüğünde, Türk milletinin fertlerinin sistemin bütününe öncelikle sivil itaati söz konusu olmalıdır. Sivil itaatsizlik tekerlemesini ağızlarından düşürmeyenlerin gizli gündemi bu aziz vatanla hesaplaşmadır. Buna rağmen Türk milletine ait olmaktan onur duyan Türkiye sevdalıları, Türk devletine sonuna kadar sahip çıkacak, bu uğurda ne gerekiyorsa yapacaktır.

Sivil itaatsizlik şiddeti dışlayan bir eylem türüdür. Bu bağlamda kandan beslenenlerin sivil itaatsizlik içinde olduğunu söylemek çok yanlış ve maksadı aşan bir ifadedir. Bu bakımdan kavramları kullanırken dikkatli olmak gerekecektir. Türk milleti, son yurdu olan Anadolu’da sonsuza kadar yaşayacaktır. Bu uğurda gerekirse her türlü bedel ödenir…
 
Not: Çok kıymetli okuyucularım; uzun bir süre aranızda olamayacağım. Bu süre zarfında gönlümün, kalbimin sizinle olduğunu bilmenizi isterim. Tekrar bir araya gelmek temennisiyle en samimi sevgi ve saygılarımı sunarım. Şimdilik hoşçakalın…