Amerika’nın Irak’ı işgali sonrasında yaşanılan gelişmeler bölgesel dinamiklerin eskisi gibi olmayacağını ortaya koymuştur. Son zamanlarda Irak’ta baş gösteren mezhep temelli çatışmalar bölgesel stratejik dengeleri yeniden gözden geçirme gereğini ortaya çıkarmıştır.

br /> Irak’ta yaşanılan çatışma ortamı aslında bir iç savaşın ayak sesleri olarak da nitelendirilebilir. Aynı zamanda Irak toplumsal yapısının içine düştüğü dramatik nitelikli çatışma ortamı komşu ülkeler açısından-özellikle Ülkemiz-  dikkatle izlenmesi gerekmektedir. ABD yönetimine göre Irak’ta amaç; diktatörlük rejiminin yıkılması ve arkasından demokratik yapının inşa edilmesi olarak ortaya konulmuştu. Bu amaçlardan ilki gerçekleştiyse de, demokratik yapının yerleşmesinde ciddi sorunların olduğu görülmektedir.

 Irak işgaline ABD’nin demokratikleşme ve insan hakları söyleminden bakıldığında, işgal dönemi ve sonrasında Irak’a getirileceği iddia edilen yeniliklerin hiçbirinin gerçekleşmediği görülmektedir. Dahası, savaş sonrası Irak’taki siyasal gelişmeler 30 yıllık baskı ve diktatörlük rejiminin halkta liberalizme ve özgürlüklere yönelik bir açlık değil, korunma ihtiyacı ürettiğini göstermiştir. Bu nedenle, Irak halkı Batılı tarzdaki bir siyasal özgürlüğe değil, yaşamak için gerekli en temel özgürlüğe yönelmiştir. Bu özgürlük yaşama özgürlüğüdür. Aslına bakılırsa bu durum Irak’a özgü bir durum da değildir. Bu duruma savaş sonrası çatışma yaşayan toplumların birçoğunda rastlanmaktadır.

 Irak’ta ortaya çıkan en temel çatışma nedeni olarak görünüşte mezhep farklılığı gösterilebilir. Saddam Hüseyin’in devrilmesiyle birlikte eski rejimin hakim gücü olan Sünni Arapların Irak siyasal yaşamından dışlanması süreci başlamıştır. Bu çerçevede Irak toplumsal yapısı; Şiiler, Sünniler ve Kürtler arasındaki hassas bir dengenin bileşkesindeki kararsız bir dengeyi ifade etmektedir. Bu noktada Şii-Sünni ayrımının tarihsel arka planını izah etmek, konunun daha doğru anlaşılabilmesi açısından yararlı olacaktır.
Sünni geleneğe uyan demektir. Bu nedenle Sünnilik; kurulu düzeni, geleneği, devleti ve kurumlaşmayı yüceltmiştir. Kuran-ı Kerimde ifade edilen, “ yetki sahiplerine itaat edin” hükmü devlete itaat olarak yorumlanmıştır. Şii ise, taraftar demektir. Bu taraflık Hz. Ali taraftarlığıdır. Şiiler; Hz. Ali’nin Hz. Muhammet’ten sonra halife/imam olması gerektiğini ifade etmişler, bu durumun gerçekleşmemesini hak gasbı olarak değerlendirmişlerdir. Bunun yanında Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmesi taraftarların mağduriyetini ve tepkisini arttırmıştır. Şiiler, geleneğe göre oluşmuş yönetimlere şiddetle karşı oldukları için, ruhani yetkinin sadece Hz. Ali’ye ve onun soyundan gelen “On İki İmam”a ait olduğuna inanmışlardır. Bu durum paralelinde Kuran’daki yetki sahiplerine itaat hükmünü On İki İmam’a itaat olarak yorumlamışlardır. On İkinci İmam olan Mehdi gelene kadar, On İki İmam’a vekaleten ayetullahlar bu yetkiyi kullanacaktır. Böylelikle Şiiler ayetullahlar etrafında örgütlenmiş bir toplumsal yapıyı oluşturmuşlardır.       

 Bu kapsamda denilebilir ki; Şiilikle Sünnilik arasında çok derin tarihi ve sosyolojik bir ilişki söz konusudur. Buna rağmen Irak’ın tarihi bir mezhep çatışmasıyla yoğrulmamıştır. Tam tersine özellikle İngiltere’nin egemenliği döneminde mezhepler arası bir işbirliği bile söz konusu olmuştur. 1920’de sömürge yönetimine karşı Şiiler ve Sünniler birlikte hareket etmişlerdir. 20.Yüzyılın ikinci yarısında sonra Irak’ta yaşanılan temel çatışmanın niteliği sınıfsal bir özellik taşımaktaydı. 1948’deki işçi ayaklanmasında ise Şiiler ve Sünniler yine birlikte hareket etmişlerdir. Ne var ki Baasçı iktidar özellikle İran savaşından sonra, Şiileri dışlamış ve öteki konumuna getirmiştir. Bu bağlamda Şiilerin sorunu Sünnilerle değil, Baasçı iktidarla olduğu söylenebilir.

 Saddam Hüseyin’in devrilmesiyle ortaya çıkan iktidar boşluğunun beraberinde çatışma ortamını getirmesi, işgal yönetiminin basiretsizliği ile yakından ilgilidir. Bu doğrultuda bir yanda öteden beri Bağdat’ın hakimi konumundayken dışlanan Sünniler, diğer tarafta yılların itilmişliğinin ardından iktidar şansı bulan Şiilerin arasında ortaya çıkan çatışma ortamı Irak’ın toprak bütünlüğünü tehdit etmektedir. Kürtlerin ise; özerklik ve Kerkük ile ilgili tutumu, işgal gücünün işbirlikçisi olarak algılanmaları ve Şiiler ile Sünniler arasındaki çatışmayı arttırıcı yaklaşımları bölgesel siyasi tansiyonu her geçen gün yükseltmektedir. Bütün bunlara rağmen Irak’ta siyasal süreç işlemekte, ancak siyasi mutabakat bir türlü sağlanamamaktadır. Yapılan seçim sonucunun ise hiçbir guruba tek başına hükümet etme şansı tanımaması, toplumsal uzlaşmayı gerekli/zorunlu kılmıştır. Buna rağmen Samarra’daki İmam Askeri Camii’nin bombalanması ve sonrasında yaşanılan vahşet toplumsal uzlaşma umutlarını zayıflatmaktadır. Üstüne üstelik Başbakan Caferi’nin Ülkemizi ziyareti ve sonrasında yaşanılan gelişmeler, her gurubun kendi arasında da farklılıkların olduğunu ortaya çıkarmıştır. Yani Başbakanlık düzeyinde yaşanılan bunca gerilimler ve uzlaşmazlıklardan sonra sosyolojik bütünlüğün nasıl sağlanacağı bile şüphelidir!

 Şiiler’in İranla yakınlığı, İran’ın bölgedeki önemini bir kez daha gündeme getirmiştir. Zbigniew K. Brzezinski The Grand Chessboard ( Dev Satranç Tahtası) isimli eserinde Ülkemizi ve İran’ı Avrasya Satranç Tahtasında jeostratejik oyuncular olarak tanımlarken, İran’ın başlıca hedefinin bölgesinde rejim ihraç etmek olduğunu ifade etmiştir. İran’daki dini Lider Hamaney’in başlattığı reform hareketleri neticesinde, Tahran Belediye Başkanı Mahmut Ahmedinejat yapılan seçimlerde Cumhurbaşkanı olmuştur. Ahmedinejat’a göre İran İslam Devrimi kendi söylemlerinden uzaklaşmıştır. Devrim şeriat devleti kurmak için gerçekleşmişken, süreç içinde laiklik karşısında geri adım atmaya başlamıştır. Ahmedinejat’ın temel amacı devrimi bütün alanlarda yeniden yapılandırmak olarak ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda “Mehdeviyet” düşüncesi, Ahmetinejat’ın yönteminde temel belirleyicidir. Mehdeviyet ise, Şiilerin kayıp olarak bildikleri On İkinci İmam’ın(İmam Mehdi) geri dönmesi ve Müslümanlara dünya hakimiyetini sunması demektir. Ahmedinejat kendi hükümetini, İmam Mehdi’nin gelişini hazırlayan hükümet olarak görmektedir. İç ve dış politikada geliştirdiği politika bu çerçevede şekillenmektedir. Ahmedinejat Şii toplumunun bu inancını körüklemekte ve Mehdeviyet olgusunu iç ve dış politikadaki radikal söylem ve davranışlara meşruiyet temeli olarak sunmaktadır. Ahmedinejat’a göre İran, İmam Mehdi ülkesidir. Dolayısıyla İran’ın Irak’taki Şiilerin ortaya koyduğu davranışlara tarafsız kalması düşünülemez. Irakta ki Şiilerinde, İran’ın yaklaşımına kayıtsız kalması zordur. Şüphesiz ABD yönetimi bu durumun farkındadır. Bu açıdan ABD, nükleer silah yapımını gerekçe göstererek tabiri caizse İran’a aba altında sopa göstermektedir.

  Diğer taraftan İran, uluslar arası toplumun ilgi odağında bulunmamak için Irak’taki sorunların bitmesini istemeyecektir. Bir taraftan da Irak’ın bölünmesi halinde bir bölümünün İran’la bütünleşmesi dahi tartışılmıştır. Şii Lider Sistani’nin İran’a yakınlığı, İran’ın Sadr ve Mehdi ordusunu desteklemesi; İran’ın, Irak’ta yaşanılan Sünni-Şii ihtilafına bigane kalmayacağını göstermektedir Yani İran’ın Irak’ta etkin bir nüfuzu ve stratejik hesapları bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

 Günümüzde mezheplerin belli toplumlarda; dini inanç ve ibadet tarzları ve kültürel renkler olmaktan öte sosyal ve siyasi kimlik oluşturmaları sorunun başlangıcını işaret etmektedir. Milli bilincin ve modernleşme eğilimlerinin zayıf olduğu Irak gibi toplumlarda mezhep kimlikleri her şeyin önüne geçebilmekte, toplumsal çatışmanın merkezi olabilmektedir. Kaldı ki politik ihtilaflar mezhepsel nitelikli kimlikleri çatışmaya da sürüklemektedir. Irak bu duruma verilecek önemli bir örnektir. Irak’ın parçalanması bölge barışı ve istikrarı açısından tehdit niteliğindedir. Bunun için ABD ve bölge ülkeleri -özellikle Ülkemiz- Irak’ta Şii, Sünni ve Kürt guruplarının katılımıyla Irak’ın toprak bütünlüğünü garanti etmeli ve ayrılıkçılığı tanımayacağını ilan etmelidirler. Buna karşı çıkanlar ise bölücü olarak tanımlanmalıdır. Ülkemizin bölgesel etkinliği ve istikrarı açısından özellikle Kürt Devlet yapılanmasına şiddetle karşı durulmalıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ün, “ Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” anlayışına bağlı kalınmalı bu çerçevede politikalar belirlenmelidir.

 21.Yüzyılda Avrasya Jeopolitiğinde Ülkemiz, stratejik üstünlüğü ve belirleyiciliği olan bir ülke olacaktır. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin yeni yüzyılda önemi artacaktır. Bu bakımdan Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar olan Türk birliği düşüncesi kültürel ve ekonomik olarak hayata geçebilir. Artık Türklük bilinci yeni yüzyılın medeniyet pusulasının başlangıç noktası olacaktır. Bu meyanda başta Irak olmak üzere komşu ülkelerdeki her türlü istikrarsızlığın Türk coğrafyasında ki yansıması olumsuz bir durumu ortaya çıkaracaktır. Bu nedenle Avrasya jeopolitiğinde istikrar ve düzen hedefi her şeyden daha önemlidir…