27 Kasım 1095-28 Kasım 2006; Tarihi Bir Tesadüfin Yıldönümünün İzdüşümünde Papa’nın Ziyareti

Papa II.Urbanus’un Fransa’da Clermont Konsili’nde 27 Kasım 1095 tarihinde Deus Vult ( Tanrı istiyor) çağrısıyla başlayan Haçlı Seferleri Türk-İslam Medeniyetinde derin izler bırakmıştır. Ne tesadüftür ki, Papa 16.Benedictus 28 Kasım 2006 tarihinde Ülkemize geliyor. İnsan düşünmeden edemiyor; acaba Papa’nın ziyaretinin Haçlı Seferleri’nin başlangıç tarihine denk düşmesi bir rastlantı mı, yoksa tarihsel bir hesaplaşmanın halen bitmediğinin gizli bir ilanı mı? Bu sorgulamanın sonucunda ortaya çıkacak cevap ne olursa olsun gerçek, Haçlı Seferlerinin ya da Haçlı zihniyetinin hiçbir zaman son bulmadığı, biçim/tarz değiştirerek varlığını halen devam ettirdiğidir.  

            Ortaçağ Avrupa'sında tarım tekniklerinde yaşanılan gelişme nüfusu arttırmış, bunun sonucunda ise 11.yüzyılda işsizlik Ortaçağ Avrupa'sına bir kabus misali egemen olmuştur. Ortaçağ Avrupa'sında Kilise büyük bir ekonomik gücü temsil etmekteydi. Papa ve diğer din adamlarının kilisenin ekonomik gücünü yönlendiren kişiler olarak toplumda önemli konumları bulunmaktaydı. Bu itibarla Kilise, toplumsal her türlü konuyu yönetme ve yönlendirme konusunda kendisini meşru bir güç görmekteydi. Öte yandan artan nüfus, Kilise'nin kaynaklarına göz dikebilir, bu kaynaklardan hak iddia edebilirdi. Böyle bir durumun sonucunda Kilise hakimiyetini yitirebilir, bütün öfkenin toplandığı bir merkez haline gelebilirdi. 11.Yüzyılda Ortaçağ Avrupa'sında milyonlarca insan sefalet içinde yaşarken, bir azınlık gurubu olan din adamları kiliselerinde-manastırlar- rahat içinde yaşamaktaydı. Bu durum toplumsal eşitsizliğin açık bir göstergesiydi. Bu bağlamda toplumsal artığın önemli bir bölümünü alan Kilise'ye karşı itirazların yükselmeye başladığı bir dönemde Papa II.Urbanus Haçlı Seferlerini başlatarak dikkat(ler)i, zenginliğin merkezi olan Doğu'ya çevirdi. Tamamıyla ekonomik hedeflerle başlayan Haçlı Seferleri'nin bir de dinsel gerekçesi olmalıydı! Elbette bu gerekçe de hemen bulundu.   

            I.Haçlı Seferi 1096 tarihinde kafileler halinde başlayan bir yağma hareketidir. Başlangıçta işsiz, yoksul, maceracı insanların sayısı çok fazlaydı. Bunun yanında soylu diye isimlendirilen baron, dük, lordların sayısı da azdı. I Haçlı Seferleri sonunda tarihin dramatik olaylarına şahit olunmuştur. I Haçlı Seferi sırasında ilk yamyamlık örneği bile yaşanmıştır. Maaratü'n-Nu'man  şehrini istila eden Haçlılar açlıktan esir Arapları bile yemişlerdir! Aynı zamanda Dünyanın en kanlı katliamlarından biri de 1099'da Kudüs'de gerçekleşir.

1204 Yılında başlayan IV.Haçlı Seferinde ise hedef İstanbul olmuştur. Haçlılar İstanbul'da Latin Devleti kurarak İstanbul'a yaklaşık 60 yıla yakın hakim olmuşlardı. Bu süre zarfında İstanbul'un yaşamadığı çirkinlik  kalmamıştır. Haçlılar İstanbul'u baştan başa talan etmiş, kültürel hafızayı neredeyse yok etmişlerdir. Bugünkü Ayasofya Camisin de bile insanlık dışı nice alemler yapan Haçlılar, insanlığın yüz karası eylemleriyle tarihe geçmişlerdir.                     

            1212 Tarihindeki Haçlı Seferinde ise 30 bin çocuk kandırılarak gemilerle götürüldükleri Cezayir'de köle olarak satılır. Kurt Vonnegut bu olayı, "Mezbaha No 5" isimli romanında konu edinir.

            Haçlı Seferleri sonunda Batılılar, Doğu'nun yalnız hammaddelerini almakla kalmazlar; bilim, teknik ve yeni fikirlerini de alırlar. Bunun sonucunda Rönesans, Reform, Coğrafi Keşifler ve bugünkü anlamda Avrupa ortaya çıkar.

            Bugünkü konumlarına vahşeti kurumsallaştırarak gelen Batı'ya ne yazık ki medeniyet merkezi olarak bakıyoruz. Aynı Batı insan hakları, demokrasi ve hukuk konusunda bize not verip, hedefler koyabiliyor. Biz de sizden biri olmak istiyoruz dememize rağmen her defasında hayal kırıklığına uğruyor, değişik gerekçelerle kabul görmüyoruz. Batı Haçlı Seferleriyle yapamadığını, bu yüzyılda çok farklı metotlarla yapıyor. Biz de tepkisiz bir şekilde olan biteni seyrediyor, sürecin öznesi olmaktan daha çok, nesnesi oluyoruz. Ne hazin bir durum!

            Evet, 16 Benedictus Ülkemize geliyor. Peygamberimize söylediği sözler halen canlılığını korurken Papa böyle bir ziyareti gerçekleştirebiliyor. Papa, aynı zamanda Rum-Ortodoks Patriki Bartholomeos'un davetlisi olarak İstanbul'da bulunup, Ekümenlik iddiasında bulunanlara psikolojik destek verecek.

            Bütün bunlara rağmen Papa diplomatik ilişki içinde olduğumuz bir devletin Lideridir. 19 Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu Vatikan'ı tanımıştı. Ama Cumhuriyet'in ilk döneminde Lateran Antlaşması'nı takiben Vatikan ile diplomatik ilişki kurulmamıştı. Ancak II.Dünya Savaşı'ndan sonra diplomatik ilişki o dönemin şartları itibariyle kuruldu.  Bunun sonucu olarak Papa ülkemize geliyor. Papa'nın Bartholomeos'la görüşmesi Katolik kilisesi ile Ortodoks Kilise'nin birleşmesinin altyapısı olarak algılanabilir. Mamafih stratejik konularda bu durum o kadar da imkansız değildir. Ancak anılan iki kilisenin birleşebilmesi için aşmaları gereken bir çok ihtilafları vardır. Bir defa Ortodokslar; Kutsal Üçlü'de Baba, Oğul ilişkisinin yanlış tespit edildiğini, bu durumun Katolik inancında sapkınlığa neden olduğuna inanmaktadırlar. Diğer yandan Ortodokslar; Roma'da ki Papa'nın eşitler arasında birinci(primus inter pirus) olan bir psikopos değil de, uhrevi yönü olan ve Tanrı'nın yeryüzündeki  vekili sayılan bir Kilise babası olmasına itiraz etmektedirler. Bu basit gibi görünen ama yüzyıllardır iki kilisenin bir araya gelmesini engelleyen yaklaşımlar çözülmeden birliktelik zor görünmektedir. Ancak yukarıda da ifade ettiğim gibi stratejik konularda bir araya gelmeleri çok da zor değildir. Bu konuda akla gelen ilk stratejik hedef Ortodoks Patriği'nin Ekümenlik iddiasını gerçekleştirme arzusudur.

            Papa'nın gelmesi Ülkemizde gerginlik yaratmış, toplumsal huzurda gediklerin açılmasına neden olmuştur. Klasik anlamdaki bir diplomatik ziyaret öncesinde yeni birliklerin/uzlaşmaların kurulması beklenirken, bu ziyaret başlamadan bile toplumda endişeli bir bekleyiş hakim olmuştur. Papa Vatikan'da ki son konuşmasında-ziyaret öncesi-; Ülkemize geleceğini, bütün inananlarından dua beklediğini söyleyerek yapacağı gezinin endişe beklenti derecesini arttırmıştır. Papa'nın dua beklentisi gezinin seyrine yönelik tehditlerin olabileceği izlenimi vermiştir. Papa ve siyaset yapıcıları uzun bir süreden beri kontrollü bir gerginlik stratejisi izleyerek Türk-İslam Medeniyeti'nin tahammül nabzını ölçmeye çalışmış, alışagelmiş çatışma ortamının ortaya çıkmasını arzulamışlardır. Bu durumun altında yatan amaç ise medeniyetlerin ihtilafı üzerine kurgulanmış yeni dünya düzeni özlemidir. Böylelikle kontrollü ve yönetilebilir bir gerginlik politikasının sonucunda Katolik Kilisesi kitlelere ulaşacak, ilkelerini anlatacak, inananların sayısını arttıracaktır. Burada kullanılan yöntem aslında klasik bir misyonerlik tarzıdır.   

Bütün bu anlatılanlar yanında Batı ve O'nun kurumları oryantalist bakış açısıyla kendi dışındaki toplumları küçük görme anlayışından vazgeçmemiş ve bu toplumlara sözde uygarlık götürme hedefinden uzaklaşmamışlardır. Aslına bakılırsa 11 Eylül sonrası tekrar konuşulan Haçlı zihniyeti varlığını değişik araç ve amaçlarla devam ettirmektedir. Haçlı zihniyeti her ne kadar 11 Eylül sonrası tekrar gündeme geldiyse de 1095'den beri varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle Papa'nın 28 Kasım'da ki ziyaretini bu zaviyeden değerlendirmek daha gerçekçi olacaktır.