Başbakan R. Tayip Erdoğan son günlerde yaptığı konuşmalarında çizdiği pembe tabloların dozunu artırdı ve kendisine katılmayan medya mensuplarını da azarlamaya başladı. Örneğin kendisi elektriğe zam yapılacağını söyledikten sonra “kim söyledi onu öyle bir şey yok” diye soru soran gazeteciyi fırçaladı. O gazeteci de “Sn. Başbakan siz kendi ağzınızla söylemiştiniz” diyemedi!
Başbakan Erdoğan bizi azarlayamayacağı için biz şimdi kendisinin yaptığı konuşmalardan ekonomiye ilişkin bazı ilginç bölümleri sizlerle paylaşacağız ve söylediklerinin doğru olmadığını izah edeceğiz.Erdoğan son konuşmalarından birinde şöyle diyor: "İktidara geldiğimiz günden itibaren ekonomik göstergelerde iyiye doğru gidiş başladı. Türkiye ekonomisini o kırılgan yapısından kurtardık, her türlü şoka, her türlü darbeye mukavemet edebilecek bir yapıya kavuşturduk."
Ama bizim yine bu köşede yer alan 29.5.2006 tarihli ve "Türkiye Ekonomisinde Neler Oluyor?" başlıklı yazımızda belirttiğimiz gibi, Başbakan'ın Merkez Bankası Başkanının atanmasındaki siyasi tutumu ve AKP'nin genel olarak gerilim yaratan politikaları, dış piyasalardaki gelişmelerle birleşince ekonominin ne kadar kırılgan olduğu Mayıs-Haziran aylarında görülmüştür. AKP Hükümeti ancak yabancılara yılbaşından itibaren uygulanmaya başlanan yüzde 15 stopajı kaldırarak (yani sıcak paracılara taviz vererek!) sıcak para girişini devam ettirebilmiştir. Bu arada faizler yaklaşık 10 puan artmış ve yüzde 23'leri aşmış, Hazinenin faiz yükü de artmıştır.
MİLLİ GELİR ARTTI (MI?)
Başbakan diyor ki: "Kişi başına düşen milli gelir iki bin beş yüz dolardı. Şimdi 5-6 bin dolar. Milli Gelirimiz ise 400 milyar doların üzerine çıkıyor."
Acaba gerçekten de durum öylemi? Az önce belirttiğimiz ve Nisan-Mayıs aylarında yaşadığımız gibi döviz kuru 1.7000'lerin üzerine çıkarsa kişi başına gelirimiz 4.000 doların altına düşünce acaba Erdoğan ne diyecek? Fert başına milli gelirde gözlenen artış genel olarak döviz kurlarında gözlenen düşüşten, yani TL'nin değer kazanmasından kaynaklanmaktadır. 2005 yılı itibarıyla 5.008 dolar olan fert başına milli gelir artışı reel bir artış değildir. GSMH'daki arştın da büyük bir kısmı baz yılı kaydırması, revizyonlar ve stok artışı gibi rakamsal manipülasyonlardan kaynaklanmıştır. Geri kalan reel kısım ise büyük ölçüde ithalattan ve tüketimden kaynaklanmış olup sürdürülebilir değildir.
HALEP ORADAYSA ARŞIN (YABANCILAŞMA?) FİNANS SEKTÖRÜNDE!
Başbakan ekonominin iyiye gittiğinin bir göstergesi olarak yabancı sermaye girişindeki artışa işaret ediyor ve diyor ki; "Bugün dünyanın dört bir yanından banka almaya Türkiye'ye geliyorlar. Çünkü burada istikrar var, güven var. Her zaman söylüyoruz: Halep oradaysa arşın finans sektöründe..."
Acaba arşın finans sektöründe mi? Bence finans sektöründeki arşın yabancıların arşını! Aslında, diğer sektörlerde olduğu gibi, bankacılıkta da yabancı sermayenin girişi teorik olarak, sermayenin yanı sıra bilgi ve teknoloji alanında yenilikler getireceği ve rekabeti artıracağı için faydalı görünmektedir. Ancak bugünkü ortamda, yabancı sermayenin payının % 30'u bulması, sürmekte olan birleşme ve devir görüşmelerinin sonuçlanması durumunda ise % 50'yi de aşacak olması önemle üzerinde durulması ve politika üretilmesi gereken bir husustur. Çünkü, daha önce yaşanan finansal krizlerin çıkışında ve derinleşmesinde yabancı bankaların önemli rolü olmuştu. O dönemdeki paylarının az olduğu dikkate alınırsa, sektöre hakim oldukları zaman kırılgan bir ekonomide neler yapabilecekleri ve bir dalgalanma durumunda nasıl tepki verebilecekleri de hesaba katılmalıdır.
İHRACATI (İTHALATI VE DIŞ TİCARET AÇIĞINI DA) PATLATTIK!
Yine Başbakan ihracat konusunda rekor kırdıklarını söyleyerek pembe tablo çiziyor. "İhracatımız 16 milyar dolarken 84 milyar dolar oldu. Nereden nereye geldik. Bakan arkadaşlarımın hepsine, işadamlarımızın hepsine teşekkür ediyorum. Bakanlarımız işadamlarımızla dünyayı fellik fellik dolaştılar. Her gündemimizde konu buraya getirildi. Bu işler böyle olur. İthalatımız yok mu var. Ama o da olacak bu da olacak. İkisi birbirini tetikleyecek."
Ne Erdoğan ne de bakanlar hiçbir şekilde ihracatla birlikte söz edilmesi gereken ithalattan ve dış ticaret açığından hiç bahsetmiyor. "İthalatımız var" diyor o kadar! Peki ne kadarmış? Ben size söyleyeyim. Ocak-Eylül 2006 itibariyle ithalatımız 100 milyar doları geçti, dış ticaret açığımız ise 39.5 milyar doları buldu. Yani ithalat ve dış ticaret açığında da Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdık. İhracatın ithalatı karşılama oranı ise 2002 yılında yüzde 69,9 iken, sürekli düşen bu oran, Ocak-Eylül 2006 döneminde yüzde 60.4'e kadar gerilemiştir.
CARİ AÇIKTA SIKINTI VAR, ENDİŞE YOK (MU?)
Başbakan Erdoğan daha dün katıldığı Dünya Ekonomik Forumu toplantısında cari açık sorununa ilişkin olarak "Bizim cari açık noktasında sıkıntımız yok değil, var, ama endişemiz, korkumuz yok. Niye yok? Cari açık noktasında bu sıkıntıyı yaşarken turizmde bir trendimiz var. Cari açığın ciddi bir kısmını turizm geliri ile kapatabiliyoruz. Cari açıkta en büyük sıkıntı akaryakıt, doğal gaz fiyatlarındaki yükselişte." demiş ve ilave etmiş: "Bu ara IMF ile de konuştuk. Türkiye'deki cari açığın tehlike sinyali olmadığını onlar da söylediler. Çünkü, konuyu dengeleyen şu anda dinamik unsurlarımız var. Ekonomide yere sağlam basan bir Türkiye var. Onun için bir tehdit oluşturmuyor".
Önce isterseniz cari açığın nereden nereye! (Başbakan da bu tabiri kullanıyor!) geldiğine göz atalım. 2002 yılının sonunda AKP iktidara geldiğinde 1.5 milyar dolar olan cari işlemler açığı, 2005 yılında da 23.2 milyar dolara ulaşmıştır. 2006'nın ilk dokuz ayında 25.3 milyar dolar olarak gerçekleşen cari açığın 2006 yılının tamamında 35 milyar doları bulacağı ve milli gelirin % 7'sini aşacağı anlaşılmaktadır. Bu durum ekonomide kırılganlığı artıran ve ciddiye alınması gereken bir husustur.
Başbakan IMF ile de konuştuklarını ve tehlike olmadığını söylediklerini ifade ediyor. Ama IMF'nin Türkiye masası yetkililerinin, 2005 Aralık ayında yazdığı ülke raporunda yaptığı uyarıları dikkatinize sunmak istiyorum. Raporda özetle; "uluslararası piyasalarda ani bir likidite çıkışı ve petrol fiyatlarının yükselmesi halinde Türkiye'nin borç dinamiklerinin bozulacağı," yani borç ödemede sıkıntıya düşebileceği belirtilmiştir. Bu şartlarda, uluslararası piyasalardaki söz konusu gelişmelerin YTL'de sert bir düşüşe yol açabileceği, bunun da kamu ve özel sektör bilançolarında ciddi hasara yol açacağı kaydedilmiştir. IMF ayrıca, dış borçtaki büyümenin ekonomideki kırılganlığı arttırdığına, kurda yüzde 30'luk artışın dış borç stokunun milli gelire oranını 24 puan artırarak yüzde 76'ya yükselteceğine işaret etmiş; petrol fiyatlarında 1 dolarlık artışın ise cari açığın milli gelire oranında yüzde 0,1'lik bozulmaya yol açacağını ileri sürmüştür.
İşte size Başbakan'ın söyledikleri, IMF'nin söyledikleri ve rakamlar! Sizce endişe var mı, yok mu? Ben çok endişeliyim! Çünkü, Başbakan'ın cari açıkta endişe yok derken gerekçe olarak söylediği turizmdeki artış trendinde de manipülasyon yapıldığını, yani turizm gelirleri içerisine üç yıldır yaklaşık 3 milyar dolarlık yurt dışında çalışan işçilerimizin gelirlerinin de dahil edildiğini, yani toplam 18 milyar dolar civarında olan turizm gelirlerinin, % 20 oranında şişirildiğini, zaten AKP Hükümetinin de turizm hedeflerini gelir bazında değil, turist sayısı bazında açıkladığını biliyorum da ondan endişeliyim!
BORÇ YİĞİDİN (VATANDAŞIN!) KAMÇISIYMIŞ!
Başbakan borç konusunda da şunları söylemiş: "Türkiye'nin borcu çok deniyor. Aldatmayın milleti. Borcumuz var. Borç yiğidin kamçısıdır. 2001 yılında borcun GSMH'ya oranı % 96.2 idi. 2005'te bu ortalama olarak öyle bir noktaya geldi ki şu andaki rakam itibariyle 60'a kadar düştü. İç borç faizi 90 civarından 16'ya kadar düştü. Mayıs-haziran krizine rağmen bu rakamlara ulaştık. Halkını faize ezdirmeyen bir Türkiye var."
Ben de size gerçek borç durumuzu bildireyim. Bakın bakalım gerçekten de durum o kadar iyi mi? Hükümet kurulduğunda 180,3 milyar dolar olan kamu iç ve dış borç stoku 2005 yılı sonu itibariyle 275,1 milyar dolara yükselmiş. 4 yıllık dönemde kamu borç stoku dolar bazında yüzde 46.6 artmış. Öte yandan, 2002'de 44,5 milyar dolar olan özel kesim dış borç stoku Haziran 2006 itibariyle 111 milyar dolara ulaşmış, dört yıllık artış oranı ise yüzde 149.4 olmuş. Türkiye'nin özel kesim dış borcu dâhil toplam borç stoku 2002'deki 224,8 milyar dolar düzeyinden Haziran 2006'da yüzde 67 oranında artışla 375,5 milyar dolara yükselmiş.
Böylece AKP hükümetleri 3.244 dolar olarak aldığı kişi başına düşen borç miktarını 5.176 dolara yükseltmiş. Yani AKP, hükümet olduğu süre içinde vatandaşlarımızın her birine 1.932 dolar ilave borç yüklemiş.
Yani sizin anlayacağınız; kamçıyı hükümet değil vatandaşlar yiyor ve sizin yediğiniz kamçı sayısı neredeyse yüzde 70 artmış!
PARADAN 6 SIFIR ATTIK, PARAMIZA DEĞER KAZANDIRDIK (MI?)
Erdoğan TL'den sıfır atma operasyonunu da büyük bir başarı olarak takdim etmektedir:
"Paramızı delik deşik ettiler. Paramıza sıfırları bunlar doldurdu. Nasıl milliyetçisiniz siz ya... Hani Türk parasının değerini koruma? Niye koruyamadınız? Niçin sıfırlarla paramızın, doların, avronun karşısında delikli kuruş kadar değeri kalmadı? Ama biz geldik, 6 sıfırı çektik attık. Paramıza değerini kazandırdık. Bizim farkımız bu..Bunlara hamaset üretti, biz ise iş ürettik iş... Farkımız bu..."
Hakikaten paradan altı sıfır atmak paraya değer kazandırıyor da bizim mi bilgimiz yok acaba? Paradan sıfır atmak paranı değerini reel olarak değiştiren bir şey değildir. Sadece hesap kolaylığı sağlar. Psikolojik etkisinin dışında, reel anlamda hiçbir etkisi olmaz. Ha 6 milyon TL, ha 6 YTL! Satın alma gücü ve değeri aynı! Ama Başbakan ekonomi konusunda da (kendi tabiriyle!) mürekkep yalamış galiba! Herhalde bir bildiği vardır! Ben pek anlayamadım!
IMF BORCUNU DÜŞÜRDÜK (KAMU VE ÖZEL KESİM BORCUNU DA ARTIRDIK!)
Başbakan Erdoğan IMF'ye olan borçları düşürdüğünü söylerken bu borçları neyle ödediğine hiç değinmiyor. "İktidara geldiğimizde IMF'ye borcumuz 23 milyar dolardı. Bu borcu 9.2 milyar dolara düşürdük." diyen Erdoğan'a sormak lazım! Kamu ve özel kesim borçlarını ne kadar artırdınız? 14 milyar dolar IMF borcu ödenmiş, ama toplam kamu borç stoku 4 yılda 95 milyar dolar artmış!
MERKEZ BANKASI REZERVLERİ ARTMIŞ!
Başbakan diyor ki: "Merkez Bankası'nın döviz rezervi 26 milyar dolardı. Şimdi 56 milyar dolar. Fark 30 milyar dolar. Halep oradaysa arşın burada. Rakamlar ortada."
Merkez Bankası'nın döviz rezervlerinin artması iyi bir şey zannediyor galiba. (Bu arada arşın kelimesini de her yerde kullanıyor!) O dövizleri satın almak için piyasaya verilen YTL'leri geri çekmek için tekrar faiz ödemek zorunda kaldığımızı bilmediği için, döviz toplamayı maliyetsiz zannediyor. Merkez Bankasının optimum bir rezerv düzeyi vardır ve fazlası yarar değil, zarar getirir. Ayrıca, hemen istediğimizde de kullanabileceğimizi sanıyor. Bir şok gelişme durumunda bu paraların birkaç gün bile dayanmayacağını ve eriyip gideceğini dikkatinize sunmak istiyorum.
Öte yandan, rezervlerin artması düşük kur-yüksek faiz politikasının, yani sıcak para girişini teşvik etmenin bir sonucu olup, ekonomide kırılganlığı artıran bir husustur.
BAŞBAKAN TCMB BAŞKANINI DA AZARLADI: RİSK YOK (SEN NE BİLİRSİN)!
Başbakan Erdoğan, 2007 yılında yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin ekonomi açısından risk oluşturduğu yönündeki endişesini dile getiren Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz'a da cevap yetiştirmiş!
"Bana göre böyle bir risk yok" diyen Erdoğan, 2007 bütçesini popülist bir yaklaşımla hazırlamadıklarını söyledi. Erdoğan, "Durmuş Bey herhalde eski alışkanlıkları görerek böyle bir değerlendirme yaptı. Yoksa bizim dönemimizi değerlendirerek böyle bir açıklama yapmasını doğru bulmam. Yerel seçimleri gördünüz, yerel seçimlerde en ufak bir oynama olmamıştır. Bunda da yine görmeyeceksiniz" dedi.
Durmuş Yılmaz daha önce de Ali Babacan ile Merkez Bankası'nın İstanbul'a taşınması konusunda ters düşmüş ve daha sonra toparlayıcı bir açıklama yapmak zorunda kalmıştı. Şimdi de Başbakan "sen bu işlere karışma, her şey ne kadar güzel gidiyor" diyor.
PEMBE TABLOLAR VE ACI GERÇEKLER
Ama yukarda kısaca sizlerle paylaştığımız gibi, durum hiç de Başbakan Erdoğan'ın göstermeye çalıştığı gibi değil. Onun çizdiği pembe tablolar vatandaşlara hiç yansımıyor.
Sanal büyüme, büyük ölçüde ithalata dayalı olup, dış ticaret açığı ve cari işlemler açığına yol açmaktadır. Cari işlemler açığı ise "düşük kur -yüksek faiz" politikasıyla cezbedilen sıcak para ve dış borçlanma ile finanse edilmektedir. Ürettiğimiz miktar harcadığımızı karşılamadığı gibi, harcadıklarımız da hızla artmaktadır. Başka bir deyişle, bir mirasyedi gibi harcamakta, sonra da bu harcamaları borçlanma yoluyla finanse etmekteyiz. Borç stokunun ve cari işlemler açığının ulaştığı bu boyut ekonomide kırılganlığı artırmakta ve krize açık hale getirmekte olup, sürdürülebilir bir durum değildir. Önlem alınmadığı takdirde, ani bir iç veya dış şok durumunda ciddi bir krizle karşılaşabiliriz.
Bunlar da maalesef acı gerçeklerdir. Başbakan'ın çizdiği pembe tabloların işçiye, memura, esnafa, çiftçiye bir faydası yoktur. Başbakan pembe tablolarının gerçek olmadığını söyleyenlere kızsa da biz acı gerçekleri yazmaya devam edeceğiz.