Peyami SAFA’nın Fatih-Harbiye isimli romanı; Doğu-Batı mücadelesinin konu edinildiği edebiyat tarihimizin iftahar burçlarındandır. İstanbul’un Fatih ilçesinde yaşayan muhafazakar bir ailenin alaturka müzik tahsil eden kızı Neriman, fırsat buldukça Beyoğlu’na gider ve değerlendirmelerde bulunur. Kendi kendine: “ Kendimden nefret ediyorum. Oturduğum mahalle, oturduğum ev, konuştuğum adamların çoğu sinirime dokunuyor. Fatih’teki dükkanların hali ne böyle...Dün Tünel’den Galatasaray’a kadar dükkanlara baktım. Esnaf zevk sahibi. İnsan bir bahçede geziyormuş gibi oluyor. Her camekan çiçek evi gibi...” der. Neriman bu durumu; Müslümanların kediye, Hıristiyanların köpeğe düşkünlüğüyle izah eder. “ Kedi yer, içer, yatar, uyur. Köpek ise yırtıcı, uyurken bile uyanıktır.”
class="MsoBodyTextIndent" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt">Neriman’ın babası Faiz Bey; ney çalan, Mesnevi okuyan bir Osmanlı aydınıdır. Neriman babasına; Şarkın hiçbir şey yapmadığını söyleyince, Faiz Bey konsolun üzerindeki saati işaret ederek, Harun Reşit zamanında bir Şarklının icat ettiğini, elindeki kitabı bir şarklının yazdığını söyler. Neriman kitabı küçümseyerek, “onu tembeller, hayalperestler okur” deyince, Faiz Bey itiraz eder: “ Hayır, Frenklerde okur. Bu gibi eserlerin Garpta bir tanesinin yüzlerce türlü basılmış tercümeleri var. Avam da okur, havas da okur ve lakin sen okumazsın, mazursun da. Mekteplerimizde böyle şey kalmadı. Bir İngiliz kızına Sadi’yi sorsan bilir, sen Şarklı olduğun halde bilmezsin. Kabahat sende mi, Sadi’de mi?”Evet, gerçekten kabahat kimde? Neriman’da mı? Sadi’de mi? Bu dönemde kendi tarihimizi suçlu sandalyesine oturtan Orhan Pamuk ve onun gibilerinde mi? Yoksa tarihimize bizi yabancı bırakanlarda mı? Kimde bu kabahat? Hey suçlu ayağa kalk! Yoksa bu kabahatte hepimizin biraz payı mı var?
Tanzimat süreci ile başlayan toplumsal özenti psikolojisinin bu yüzyıldaki hazin yansımaları göz önüne alındığında, milli düşünen her insanın yüreğinin umut dallarından bir yaprağın düştüğü ne yazık ki görülecektir.
Son günlerde, dünyanın en eski medeniyetlerinden olan Türk medeniyetinin fertleri hala sahip olduğu kimliği tartışmakta, başı Batı’da, gövdesi Vatanda olan sözde aydınlar da her açıdan milli tarihimizi, inançlarımızı tahrif etmeye devam etmektedir. Nitekim amaç çok açıktır: Türk milletinin fertlerinin kendine olan güvenlerini zayıflatmak! Bu süreçte, her türlü propaganda aracı devreye sokularak, gayri milli düşünceye sahip yerli ya da yabancı her bir kişi haklı ya da haksız konuşmaya başlamıştır. Böylelikle zihinler tarumar edilerek, bulandırılmaya çalışılmaktadır. İşte bu duruma verilebilecek inanılmaz bir garabet örneği: Avrupa Birliği-Türkiye Karma Parlamento Komisyon Eşbaşkanı Joost Lagendijik isimli bir kişi, “Türk ordusu, PKK’yla savaşmayı seviyor. Böylece değerini koruyor. Başbakan, Kürtlerle diyaloğa geçince ordu, provokasyona başladı. PKK’da yanıt verdi.” diye bir konuşma dahi yapmıştır! Milli bir devletin sınırların içinde, bir yabancı diplomat Türk devletine ve Türk ordusuna sanki meydan okur gibi konuşabiliyor. Yaptığı açıklamalarla, sahip olduğumuz milli kurumlarımızı milletin değerleriyle çatıştırmaya gayret edebiliyor. Malum şahsiyet, Ülkemizde ki terör faaliyetlerinin, Türk ordusunun eylemlerine tepki nitelikli olduğunu ifade edebilecek cüreti kendisinde görebiliyor!
Bu konuşmanın amacı; Türk milletinin, Türk ordusuna olan güveninin azaltılması girişiminden başka bir anlam taşımamaktadır. Kısaca sistemli, sinsi ve tehlikeli bir psikolojik operasyona tabi olduğumuz, düşüncelerimizin ve irademizin ipotek alınmaya çalışıldığı bir dönemi yaşamaktayız. Bu ve buna benzer beyanlarla her geçen gün devletle millet arasındaki uçurumun derinleştirilmesi sağlanmaktadır. 1096’da başlayan Haçlı seferleri farklı biçimde de olsa halen devam etmektedir. Türk ordusuna karşı bu alçakça iddiayı yapanlar ne hazindir ki ortalık yerde rahatlıkla dolaşabiliyor! Öyle ya, demokrasi ve ifade özgürlüğü var(?)
Türk milleti olarak çoktandır psikolojik bir operasyona tabi tutulduğumuz doğrudur. Orhan Pamuk ve onun klasik yandaşları, milli değerlere ve tarihimize karşı yapılan psikolojik operasyonun yerli taşeronu konumundadırlar. Güler Kömürcü , ‘Peki bizim psikolojik savaş uzmanlarımız kim?’ isimli makalesinde, “ ... Türkiye’ye çok uzun yıllardır psikolojik operasyon yapılıyor, sizin sosyal davranışlarınız, korkularınız, nerede ne tepki vereceğiniz malum abilerce çok iyi biliniyor ve bilinçaltınız sürekli birileri tarafından kurgulanıp, dezenforme ediliyor...Hepimiz şiddetli kara propaganda fırtınasındayız, olmayan şeyler yapılıp, analiz eklenerek, korkularınız-paranoyanız, umutsuzluğunuz artırılıyor, değer ve inançlarınız yıkılıp, şüpheli, kaygılı, mutsuz ve zihn karışıklık içerisinde iken de direnme gücünüz kırılmış oluyor...”(Akşam,20.12.2005) Fikret Bila ise ‘Lagendijik’in dengesizliği’ isimli makalesinde, “...Türkiye’yle sorunu olan her ülke veya kesimin tartışmasız haklı görüldüğü ve Türkiye’yi suçlu ilan etmenin, aydın olmaya yettiği bir rüzgar estiriliyor. Bu moda rüzgara kapılmak basit, maliyetsiz ve ucuz bir yol. Hem içeride hem dışarıda...”(Milliyet, 20.12.2005) diyerek, Ülkemize karşı yürütülen psikolojik operasyonun boyutunu ortaya koymaktadır. Yani, aydın olmak için Türkiye’yi suçlu ilan etmek popüler bir davranış haline gelmiştir. Diğer taraftan son zamanlardaki çelişkiler Mine Kırıkkanat da bile şaşkınlık yaratan değişimlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Mine Kırıkkanat, ‘ Çiftetelli Standardı’ isimli makalesinde, “... Bence Orhan Pamuk, yaranmak standardında 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü iddiasıyla kantarın topuzunu kaçırmış, çünkü ‘orada mıydın, saydın mı be adam?’ sorusuna cevap vermek zorundadır artık... Türkiye’nin çıkarlarını, lütfen bir yazarın Nobel iştahına sunmayalım.”(Vatan, 20.12.2005) Peki, gerçekten saydın mı be Orhan Pamuk? Kendi bireysel menfaatine büyük Türk milletini nasıl alet edersin? Taha Akyol da, Mine Kırıkkanat gibi düşünüyor olsa gerek ki, “ ... ya bu lafını açıkça düzeltmeli veya delili neyse ortaya koymalı...”(Milliyet, 20.12.2005) diyerek, Orhan Pamuk’u soykırım iddialarını ispatlamaya davet ediyor. Öte yandan Gündüz Aktan, Orhan Pamuk’un kimliksiz kişiliğinden bahsedip, AB’nin bize karşı önyargılarından kaynaklanan saldırgan kimliğinin bulunduğunu, bu durum karşısında da Türklerin de yaralı ve savunmacı kimliğinin patlayıcı bir bileşim oluşturduğunu belirterek yerinde bir tespitte bulunuyor.(Radikal, 20.12.2005)
AB her fırsatta klasik tarihi önyargı ve husumetlerini açığa çıkararak açıkça medeniyet militanlığı yapmaktadır. Zaten Avrupa medeniyeti bunu hep yapmıştır. Tek fark, eskiden bunu doğrudan yapardı, şimdi ise yerli işbirlikçileri aracılığıyla yapıyor. Ne hazindir ki bizde bu duruma alet oluyoruz. Vazgeçilemez AB sevdası, bizi medeniyetlerin bataklığına doğru götürüyor. Bu durum paralelinde azgelişmiş sözde aydınlarımız da, “ aman hata yapmayalım, imajımızı yıkmak için fırsat kolluyorlar” yaklaşımı ile içe dönük endişe ve tereddüt ortamının doğmasına sebep oluyorlar. Ne yani, birileri Ülkemize gelecek, tehditler savurup, orduya dil uzatacaklar, tarihimize saldıracaklar, bağımsız yargıya müdahale etmeye çalışacaklar, sonra da demokrasi ve insan hakları havariliği adı altında durmadan bize psikolojik operasyon yapacaklar ve sözüm ona bunların hepsini de bizim iyiliğimiz için yapmış olacaklar, bizde bu duruma ses çıkarmayacağız öyle mi? Böyle bir duruma kargalar bile gülmez mi?
Pamuk davasında bulunan İngiliz İşçi Partisi’nin eski bakanlarından Danis Mac Shane, inanılmaz bir cüretle The Observer gazetesinde ki makalesinde, ‘dinci köktencilerin ve ultra milliyetçilerin ateşlediği sansürün karanlık perdesini yırtmak yazarlara düşer’ diyerek Orhan Pamuk’a açık bir şekilde sahip çıkmış, Pamuk davasında ki tepkisel hareketlerin milliyetçilerden kaynaklandığını ifade ederek olayı kınamıştır! Oysa ki Orhan Pamuk’un Türklüğe hakaretten yargılandığı mahkeme çıkışı yapılan protestoların bir anlamı da; ‘1.5 milyon Ermeni, otuz bin Kürt öldürüldü’ iddiasının reddidir. Yani Türk milletinin soykırım yapmadığının haklı, yürekli, cesur bir şekilde haykırışıdır. Orhan Pamuk Türk milletinin gözüne bakarak katil olduğunu kast ederken bir şey yok da, “ hayır biz katil değil, onurlu bir milletin fertleriyiz. Bu iddiaları ortaya atanları kınıyoruz ve onların bu suçlamalarını kabul etmiyoruz” türünden bir tepki ortaya konulduğunda mı; saldırganlık, canilik, ilkellik oluyor. Bu haklı tepkiler sonucunda ayağımıza kurşun sıkıldığı iddiasında nasıl bulunabiliyorsunuz Sayın Taha Akyol? Ya da Sayın Cengiz Aktar; ayaklarımızın mitralyözle tarandığını nasıl söyleyebilirsiniz? Biraz insafı olan, milli hislerini kaybetmemiş birisi nasıl olur da böyle bir yaklaşımda bulunabilir? Kim ne derse desin mahkeme çıkışında, Türk milletinin fertleri; demokratik, onurlu tepkilerini ortaya koymuşlar, soykırım iddialarını yürekleriyle ve eylemleriyle reddetmişlerdir.
Türkiye Cumhuriyeti milli ve üniter bir devlettir. Türkiye Büyük Millet Meclisi; Kuvay-ı Milliye ruhuyla Misak-ı Milli’yi belirleyerek, milli hakimiyeti gerçekleştirmek için tabiri caizse yedi düvele karşı mücadele vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Misak-ı Milli sınırları içinde, milli ve millet kelimeleri tesadüfen yan yana gelmiş kelimeler değildir. Millet ve milli kelimelerini Milliyetçilik ideolojisi bir araya getirmiştir. Kısaca Türk milliyetçiliği kurtuluş mücadelesi veren ve Cumhuriyet kuran bir ideoloji olmuştur. Milliyetçilik olmadan millet olmaz. Bu ilişkiyi Orhan Pamuk ve ihanet şebekesinin anlaması zaten mümkün değildir. Millet olmazsa milli hakimiyet, vatan, vatandaş, milli-devlet, yani Cumhuriyet olmaz. Son tahlilde milliyetçilik Türk Devleti için her şey demektir. Milliyetçilik kuruluştaki en önemli iradedir. Bu irade olmadan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş manasını anlamak mümkün değildir.
Kimlik; olaylar karşısında alınan tavırdır. Kimlik bir yaşama üslubudur, kişiye ve topluma şahsiyet kazandıran, benzerlerinden ayıran bir özelliktir.(Mehmet Niyazi,29.08.2005,Zaman) Kimliğin unsurları ise; din, tarih, coğrafya, dil’dir. Tarih olayların belirleyiciliğinde milletlerin yoğrulduğu bir teknedir. Kayalıkların arasında yaşayan Yunanlar büyük devlet kuramadılar. Bu doğrultuda, nizamı devlette değil, tabiatta aradılar. Buna karşılık Roma Batı’da kurulmuş en büyük imparatorluktu. Hukuk ve disiplinin, Roma’nın oluşumunda önemli bir yeri vardır. Romalılık bilinci, Romalı vatandaş kimliği hukukla pekiştirilmişti. Romalılar kimliklerine sahip çıkan bir milletti. Yani Batı medeniyeti bu günlere kimliğini önceliğine alarak gelmiştir. Aynı şekilde, kimlikle bütünleşmiş bir tarih bilinci, dil bilinci halen Batı medeniyetinde hakim bir özelliktir. Peki, bizim tarih bilincimizden, kimlik bilincimizden ne istiyorsunuz? Elbette Türk kavramından yüzyıllardan beridir rahatsızsınız. Bu defada amacınıza ulaşmak için, Türk devletinde etnik tuzaklar kurup, ortaklar devletini hayata geçirmeye çalışıyorsunuz. Her şeye rağmen Türk milleti her türlü unsuruyla iç içe geçmiş bir şekilde, bu coğrafyada ebediyete kadar yaşayacaktır. Bu durum tarihi ve kültürel bir irademizin yansımasıdır.
Türklerle, Kürtler bin yıldan beri aynı dini, aynı coğrafyayı, aynı tarihi paylaşmışlardır. Kimliklerinin unsurları bir olduğu gibi, mabetleri, mezarları da aynıdır. Evlilik, cenaze törenleri ve hayatta önemli kabul edilen diğer ritüeller birbirinden farksızdır. Yani Türklerin kimliği ne ise, Kürtlerin kimliği de odur. Türk kimliğini de Türk milletçiliği oluşturmaktadır. Türk milliyetçiliği tarihin derinliklerinden geleceğe uzanan, zaferleri olan, yasları olan, dili, dini olan, sağlam bir kültürel dokusu olan bir ideolojidir. Bu itibarla, Türk kimliğini Türk milliyetçiliğinden ayrı düşünmek olanaksızdır.
Kimliğimize, değerlerimize, inançlarımıza, tarihimize karşı yapılan psikolojik operasyon her geçen gün etkisini arttırmaktadır. Yerli taşeronlar Pamuktan ihanet kozalarını örmekteki maharetlerini mahir bir şekilde ortaya koymaktadırlar. Bu çerçevede, kimlik tartışmaları maksatlı yapılmaktadır. Kimlik tartışmaları devletin kuruluş felsefesinin temel ilke ve esaslarının sorgulanmasının yegane amacı olmuştur. Kimliği tartışmanın sonucunun ise etnik ayırımcılığa ve siyasi bölücülüğe zemin hazırlamak olduğunu görmemek için kör olmak gerekmektedir. Her türlü psikolojik operasyonun nihai hedefinde de; Türkiye’nin milli birliğini parçalamak, milli devlet niteliğini tasfiye etmek ve ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü yıkmak olduğu gün gibi ortadadır.
Türk Vatanı ve paylaşılan ortak değerler Türk milletinin ortak namusu, ortak mukaddesatıdır. Türk milletinin asli unsurlarını parçalayarak yeni bir millet yaratılması ve yeni bir ortaklık devleti kurulması hayali peşinde koşan, iç ve dış ihanet odaklarının sonu mutlaka hüsran olacaktır. Türk milleti bir bütün olarak bu ihanet odaklarına geçit vermeyecek güçte ve kararlılıktadır.
Peyami Safa’nın romanında Neriman çelişkileri yaşayan bir ruh haline sahipti. Kendi zihninde iki dünya arasında bocalıyordu. Romanın sonunda da bu durumu anladı. Peki ya, Orhan Pamuk ve onun gibileri, her türlü milli ve yerel değere ihanet ettiklerini ne zaman anlayacaklar? Bunun için; Orhan Pamuk’un deyimiyle, sürgüne mi gitmeleri gerekiyor? Ne dersiniz?