Son günlerde çok önemli olaylar oluyor. Bunların en başında hukuk alanında yaşadığımız bunalım geliyor. Kuvvetler ayrılığı üzerine şekillenen demokratik sistem ciddi bir şekilde güç ve enerji kaybediyor.

Erzincan Cumhuriyet Başsavcısının görevden alınarak tutuklanması ve arkasından ortaya çıkan tartışmalar siyaseti ve toplumu tekrar kamplara ayırmış durumda! Mesele hayati özellikler taşıyor. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun, özel yetkili savcının yetkilerini alması ve hükümetin konuya yaklaşımı yeni ve büyük bir soruna davetiye çıkarmış durumda...

Bir diğer önemli gelişme ise MHP-AKP arasında yaşanılan gerilimdir. İktidar ülkeyi geriyor. Huzursuz ediyor. İktidar baskılarını bu defada Meclis'te sürdürmek istemiş ve MHP'ne saldırmıştır. Bu yüzden, devam etmem gereken yazı dizisine ara vererek bu konuyu işledim. Okuyucularımın beni anlayışla karşılayacağına inanıyorum... Şimdi asıl konumuza dönelim. Bir önceki makalemde Buçuktepe İsyanından bugüne darbe geleneğine bakmış ve söz konusu makaleyi şöyle bitirmiştim.            

"...Merkezde bulunan tarihsel ittifakla (ordu-bürokrasi-aydın) çevrenin mücadelesi birçok kırılmalara, dönüşümlere neden oluyor. Zaman zaman ittifakta çatlamalar da oluyor..."

Merkezde büyük bir tahribat olduğu ve bu tahribatın yalnızca çatlamayla izah edilemeyeceği ortada. Merkezdeki tarihsel blok esasen 12 Eylül'le birlikte bir sarsıntı geçirmiş ve 1990'lı yıllarla birlikte bu sarsıntı daha netlik kazanmıştır. Bugün bu tarihsel birliktelikten bahsetmek gerçekte mümkün değil. Hepimiz görüyoruz; asker tek başına ve sıkıntıda, bürokrat (bütünüyle olmasa da) siyasetin kontrolünde ve aydın(?) ise güdümlü bir şekilde, iktidarın menfaat limanına kalemini çekmiş durumda...!

Başlangıç olarak şu tespitin yapılmasında yarar var. Elitist özellikleri içinde barındıran, tepeden inmeci bir yapıya sahip, devlet odaklı, kurtarıcılık misyonu içeren bürokratik merkezli Türk modernleşmesinin toplumsal bir karşılığı yeterince olmadı. Ve bunun sorunlarını bugün her alanda yaşıyoruz...

Bunun için de, modernleşme süreçlerini pas geçen veya yeterince içselleştiremeyen bir toplumsal sistem ortaya çıktı. Bu nedenle, genel anlamda değişim ve dönüşüm süreçlerinin çok yavaş işlediğini söylemem gerekiyor.

En başta siyaset algısındaki geleneksel izler ve kabuller kolay kolay değişmedi. Her şeyden önce siyaset algısı mevcut düzenin (doğal olarak) muhafazası, gerektiğinde de kurtarılması için gerekli bir araç olarak görüldü. Ne var ki, modern siyaset, toplumsal aktörlerin ortaya çıkmasını, sürece dâhil olmasını ve toplumu taleplerin paralelinde değiştirmeyi öngörür.

Cumhuriyetle bir zihniyet değişimi amaçlandı. Bu son derece meşru ve muhterem hedefin ne kadar gerçekleştiğini bugünkü ortamda daha iyi görmek mümkün! Elbette hedeflenen her zihniyet değişimi bir yönüyle bir felsefe değişimidir ve kolay gerçekleşmez. Felsefe değişimiyle esasen çevremize bakışımızı, onu algılayışımız ve kavramsal bir çerçeveye konulmasını kast ediyorum. Buradan elbette ideolojiye ulaşırız. Modernleşme özünde, ideolojik bir dönüşümü sağlayan mekanizmaları harekete geçirir. Nitekim ideolojik dönüşüm kendiliğinden ortaya çıkmaz. Mesela, teknolojik yapıda ortaya çıkan bir değişimin ideolojiye (olumlu/olumsuz) mutlaka bir tesiri olacaktır.

Hemen burada bir gerçeğin hakkını teslim edelim. Modernleşme adına dünle başlatılan kontrollü gerginlik, toplumsal yapının yüzlerce yılda oluşmuş geleneklerinden, göreneklerinden ve alışkanlıklarından kopmasına yol açtı. Bu süreç, zorunlu olarak yeni bir insanı amaçladı. İdeal anlamıyla saygıdeğer, ancak uygulama bakımından birçok kusurları içinde taşıyan bu amacın, bugün içinde boğuştuğumuz sorunların hazırlayıcısı olduğunu düşünüyorum...

Eğer bir toplumda gelenekler güçlüyse, doğal olarak toplumsal yapı da güçlü olacaktır. Ancak şu tehlikeyi de ihmal etmek mümkün değil: Eğer gelenek, içinde bilinç kalmamış davranışları alışkanlık haline getirirse, bu toplumsal yapının çözülmesine neden olabilecektir. Bana göre, bilinçten son derece uzak birçok uydurma ve gereksiz, üstelik adına gelenek denilen alışkanlıklar, toplumun içinde kanserli hücre gibi üremeye devam etmiş ve bugüne ulaşmıştır. Bunlardan neşet etmiş sorun alanları varlığını hala sürdürüyor ve insanların birbirinden hızla uzaklaşmasına neden oluyor. Böylesi gelişmelere herkes etrafında mutlaka düğünden cenazeye, aileden okula, siyasetten ekonomik ilişkilere şahit oluyordur...

Osmanlı'nın son dönemlerinde, asker-bürokrat kesim devletin bekası düşüncesiyle, kurtarılması düşüncesini eş zamanlı olarak kabullendiler. Bu yapı İttihat ve Terakki'nin II. Kongresinde (1907) sistemli bir şekilde işleyen mekanizmaya dönüştü. Bu tarihten itibaren de, aydınların ideolojik tercihleriyle askerin eylemsel önceliği üst üste çakıştı. İttihat ve Terakkiyle, askerin ittifakı ve kurulan bu ittifakı izleyen aydınlar, toplumsal dönüşümün siyasal mekanizmayı ele geçirmekle sağlanabileceğini tartışmasız bir biçimde kabul etmişlerdir.

Bu yıllar içinde siyaset, toplumsal kesimlerin aralarındaki etkileşim olarak görülmemiştir. Siyaset daha çok, askeri yapının radikal müdahalesiyle değişen bir süreç olarak algılanmıştır. Artık Cumhuriyet'e de intikal edecek bir miras bırakılmış ve bunun adına da ihtilal denilmiştir...

1906'ya kadar ordu kendi iç modernleşmesini tamamlamış ve toplumsal yenileşmeye öncülük etmeye çalışmıştır. Bu tarihten sonra ordu, modernleşmesini sağlayarak toplumun değiştirilmesini kendi misyonu olarak belirlemiştir. Bu gerçeği anlamadan ve anlamlandırmadan, içinden geçtiğimiz süreci tahlil etmek kısır ve yetersiz olacaktır. Ve bir yanıyla sürekli sakat olacaktır...1908'le birlikte Türk aydını adeta orduyla bütünleşmiştir...

Bu gelenek sivil alanın daralmasına, siyasetin ve iktidar olmanın kurallarının belirli aralıklarla yeniden belirlenmesine neden olmuştur. Bu da ister istemez siyasal partilerin kökleşmesine ve kurumsallaşmasına engel olmuş, demokrasinin rasyonel anlamda gelişmesine set çekmiştir.

Belirli aralıklarla yapılan müdahaleler, milletten daha çok devletin devamlılığına odaklanmıştır. Esnafın sorunları, çiftçinin problemleri, emeklinin geçim zorlukları, memur ve işçinin hakları dikkate alınmamış, varsa da yoksa da laikliğin tehdit altında olduğundan hareketle tavır geliştirilmiştir. Milli meselelerdeki hassasiyetler ya da bu alandaki tahribatların giderilme çabaları bile hak ettiği ilgiyi yeterince görmemiştir...

Toplumun kabul ettiği değerlerin ve inançların, çok zaman sorun olarak tanımlanması, doğal olarak yeni arayışlara hız kazandırmıştır. Kendisini devlet içinde göremeyen ve temsil edilmesiyle ilgili kaygıları olan sosyolojik kitle, devletle cebelleşecek ve çatışacak siyaset pratiklerine yönelmiştir. 27 Nisan muhtırası ve sonrasını bu çerçevede değerlendirmek doğru ve yerinde olacaktır. Yıllardan beri süren değerler alanındaki mücadele artık devlet erkini de bir karar aşamasına getirmiştir. Her alanda görülen çatışmaların ve cepheleşmelerin özünde kısaca ve öz olarak bu anlatmaya çalıştığım hususlar vardır. Bu fasit daireden çıkmanın yolu ise yeniden ve milli değerler üzerinde yapılacak ve fertlerin sorunlarını önceliğe alacak bir toplumsal sözleşmeyle olabilecektir. Sürecin ideolojisi ise mutlaka milliyetçilik olmalıdır...

Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte ve daha öncesinde de, hukuk kuralları sosyal olayları takip etmemiş, sosyal olaylar hukuk kurallarını izlemiştir. Bu nedenle en ufak sorun ve açmaz karşısında, hukuksal değişiklik gündeme gelmiştir. Oysaki hukuk bir sonuçtur... Ve hatta hukuk sosyal olayların neticesidir.

Bu çağda sorunların sürekli olarak üremesi, hiçbir problemin üstesinden ve üzerinden kalıcı olarak gelemeyişimizin nedeni bu mantık ve manzara içinde gizlidir. Tarihsellikten arındırılarak yapılacak çözümlemelerin bizi sağlıklı ve doğru bir mecraya götüremeyeceği de ortadadır. Dünden intikal eden sorun ve çekişme alanlarının, tam olarak uzlaşmayla sonuçlandırılamaması, sorunların bir yumak haline gelmesine yol açmaktadır. Asker-sivil ilişkileri, hukuksal gerginlikler, devlet organları arasındaki uyumsuzluk ve bütünlük noksanlıkları, toplumsal ve ekonomik alanda var olan krizler bir yönüyle, geçmişten bugün akan ve siyasal ve toplumsal sisteme yerleşen kronik sorunlardan beslenmektedir. Her ne olursa olsun, yaşadığımız büyük bunalımlar, bir arada yaşamaya inanılmaz darbeler indirmektedir. Bu hal ve görünümle, ağırlaşan sorun türleriyle daha uzun süre bu coğrafyada ayakta kalmamız çok zordur! Ve böylesi krizler karşısında, toplumsal sistemin kırılıp dökülmemesini de, hala etkisini muhafaza eden Türk kültür yapısına bağlıyorum. Ama yine de, şansımızı daha fazla zorlamamız gerektiğine yürekten inanıyorum...