Kültür en basit tanımıyla; bir toplumu diğer(ler)inden ayıran, farklı kılan değerler bütünü ve yaşamı algılama biçimidir.

Bilim evrensel olmakla birlikte, kültür milli bir özellik arz eder. Ancak kültürün milli olması içine kapanık olması anlamına gelmez. Bununla birlikte saf anlamda bir kültürden bahsetmek de zordur. Bu bağlamda kültürler arasında etkileşim ve iletişim her zaman söz konusudur. Fransız Filozofu Alain; "Aslanın vücudu yediği diğer hayvanların vücudundan meydana gelir, ama aslan her zaman kendisidir." Derken kültürlerin de benzer özellikler gösterdiğini mecazili bir anlatımla ifade etmektedir. Kültürler birbirlerinden beslenip, birbirlerinden etkilenirler. Eğer bir kültür için etkilenme süreci başka bir kültürün aynısı, kopyası aşamasına gelirse işte o zaman bu duruma maruz kalan kültür için yozlaşma süreci başlar. Her kültürün kendine has özellikleri vardır. Türk-İslam medeniyetinin de kendine has dili, musikisi, mimarisi, resmi, plastik sanatları, folklorü ve etnografyası bulunmaktadır. Kültürel yapının muhteviyatında duyguların dille, ruhun derinliklerinden gelen nağmeleri musikiyle, estetik zevkler görsel sanatlarla ifade edilir. Bugün gelinen noktada maalesef kendi kültürel yapımızda; kültürel yozlaşma özenti psikolojiyle iç içe geçerek büyük çapta renksiz, ruhsuz, şiirsiz bir sosyolojik kitlenin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu durum aynı zamanda bir anomiye işaret etmesi açısından dikkat çekicidir.

1990'lı yılların başından itibaren toplumsal hayata giren yeni iletişim ve görsel araçlarla farklı bir dönemin kapısı aralanmıştır. Bu dönemde özellikle görsel medya araçları-televizyon- daha çok seyredilmek, daha çok kazanmak ve daha çok konuşulmak uğruna yaptıkları programların sosyal maliyetlerini göz ardı etmişlerdir. Bunun sonucu olarak eğlence ve hayata bakış açısındaki sosyal fay hattı değişmiş, değerler ve toplumsal kuralların sorgulandığı yeni bir evre toplumu tümüyle kuşatmıştır. Özellikle televizyonlar her türlü çarpık ve çalkantılı yaşamı, çağdaşlık formu önsözüyle yeni bir şeymiş gibi türlü reklam cinlikleriyle evlerin en mahrem yerine taşımışlardır. Bunun sonucu olarak alışılmışın dışında renkli bir yaşamın hayaliyle, bireyler sahip oldukları değerlerle gördükleri sahte yeryüzü cennetini kıyaslar hale gelmiş, toplumsal çözülmenin başlangıcı bu aşamada ortaya çıkmıştır. Bu süreçte kutsallar sorgulanarak nemelazımcı, hayalle gerçek arasında bocalayan bir sosyolojik kitle etkisini göstermeye başlamıştır. Bu sosyolojik kitle kendisini sorgularken kendine olan inancını ve güvenini yitirmiştir. Kendine olan inancın sorgulandığı böylesi bir dönemde, bilinçlerde darağacına çıkarılan kavram öncelikle milli kimlik anlayışı olmuştur. Şehirleşme adına köyden kente göç neticesinde artan sosyolojik trafik, toplumsal alanda yaşanılan sorunlar dizisinin niteliğini ve hacmini azaltmamış, bilakis arttırmıştır. Özellikle varoşlardaki kültürel bunalım, kimlik aşınması ve yaşamı anlama/yorumlamadaki derin çaresizlik toplumsal yapının içine düştüğü hali göstermesi bakımından düşündürücüdür.

  Düal(ikili) bir kültürel yapıda ne köylü kalabilen ne de şehirli olan birey kutsallarının sorgulandığı çelişkili bir anlam dünyasında kurumuş bir yaprak misali her türlü etki ve yönlendirmeye açık bir hale gelmiştir. Şüphesiz anlam dünyasında derin bir bunalım yaşayan böyle bir sosyolojik kitlenin sağlıklı tercihler yapmasını beklemek deyim yerindeyse fazlasıyla saflık olacaktır. Düşünebilme özelliği ipotek altına alınan birey kendisine sunulan gösteri dünyasında konu mankeni haline gelmiştir. Bu aşamada birey tepkisizliği/pasifliği davranış biçimi olarak benimserken, aynı tepkisizliği en yakınlardan ve toplumun bizatihi kendisinden anormal bir şekilde esirgemiştir. Aile yapısında baş gösteren kriz ve çatışma eğilimi son tahlilde topluma yansımış bulunmaktadır. Bunun sonucunda Türk kültür yapısındaki sabır ve tahammül uçurumdan yuvarlanan bir kartopuna dönüşmüş, çatışmacı ruh hali egemen hale gelmiştir. Uzlaşma ve birliktelikler irtifa kaybederken, çatışma ve kaos kurumsallaşmıştır. Nitekim konuya aile kurumu açısından bir örnek verilecek olunursa:  Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü'nün verilerine göre; 2005 yılında 651.896 kişi evlenmiş, 95.637 kişi boşanmıştır.( 2004 yılında ki boşanma rakamı 91.022 kişidir) Boşanma sebepleri arasında şiddetli geçimsizlik rakipsiz bir konumda bulunmaktadır. Aynı zamanda boşanmaların yaş grubuna göre dağılımına bakıldığında; 25 ile 29 yaş grubu arasında 18.369 kişi, 30 ile 35 yaş arasında ise 20.379 kişi birlikteliklerine son vermiş durumdadır. Toplumu ayakta tutan iki önemli unsurdan biri olan-ki diğeri orta sınıftır- aile yapısı aşınmakta, birlikteliklerin ömrü kelebeğin ömrüne dönüşmektedir. Sanki bir yerlerden düğmeye basılmışçasına aile yapısı çözülmeye başlamış, aile yapısı içindeki roller altüst olmuştur. Artık büyük kentlerde Avrupa tipi yalnız yaşamalar yaygınlaşmış, aile kurumu toplumsal sürecin dışına itilmeye başlanmıştır. Yukarıda ifade edilen rakamların yanında bir de resmiyete girmeyen ayrılıklar düşünüldüğünde durumun vahameti daha iyi anlaşılacaktır.

            Türk toplumsal yapısında ailede başlayan çözülme sokağa yansımış bulunmaktadır. Şöyle ki: Emniyet Genel Müdürlüğü'nün verilerine göre 2005 yılında ‘Şahsa ve Mala Karşı İşlenen' suç sayısının 289.765, 2006 yılının Ocak- Eylül arasında 354.269'a yükselmiş bulunmaktadır. Bunun sonucunda aile bağları zayıflarken sokaklar güvensiz, bilinçler kimliksiz bir konuma gelmiştir. Yine Emniyet Genel Müdürlüğü'nün verilerine göre; kapkaç suçu 2005 yılında 7.168 defa işlenirken, 2006 yılının mezkur aylarında 9.668 defa işlenmiştir. Bu durum her açıdan dengenin ve doğruluğun timsali olan Türk-İslam medeniyeti için kabul edilemez bir durumdur.  

Uzlaşmadan uzak bireylerin oluşturduğu toplumsal yapıda her yeni birliktelik yeni ihtilaflarla akamete uğramaktadır. Dedikodu, fitne, iftira, ahlaksızlık gibi anomiler yozlaşmaya sebep olmakta, Türk toplumunun geleceğini karartmaktadır. Ailede başlayan çözülmenin topluma yansımasına şaşırmamak gerekir. Aslında medeniyetin binlerce yıldan beridir çözemediği en temel sorun bir arada yaşama sorunudur. Kanımca medeniyet birlikte yaşama sorununu çözdüğü zaman gerçek gelişmişlik düzeyine ulaşacaktır. Ailenin fertleri arasındaki gerilim ve çatışmanın bir yansımasının toplum yada yönetim hayatında görülmesi gayet normaldir. Nitekim toplumsal yaşamın merkezi aile kurumudur. Uzun yıllardır ekonomide istatistiki rakamlara ve sosyal hayattaki hayali yaklaşımlara verilen önem sonucunda, aile son tahlilde birey unutulmuş toplumsal sürecin dışını itilmiştir. Unutulan aile ya da birey anlam dünyasını kaybetmiş, en yakınındaki kişi ya da kişilerle bile birlikte yaşama idealini kaybetmiştir. Aslına bakılırsa bu yeni bir olgu değildir. Bugünkü şatlarda baba, anneyle sorunlu; anne, baba çocuklarla sorunlu bir durumdadır. Bir de bunun üzerine çocuklar arasında ilerde beliren ihtilaflar, her açıdan kutsal bir kavram olan kardeşlik duygusunun bile sorgulanmasına sebep olabilmektedir.

Öte yandan yetişme çağında sorumluluk almayan, aile içi çatışmanın içinde sosyalleşen bireylerin yetişme ve olgunlaşma çağında topluma katacağı bir değerin olmayacağı açıktır. Aynı zamanda çocuğa kıyaslama ve özendirme yöntemiyle verilen eğitimin olumsuz tarafları da bulunmaktadır. Başkasına özen duyarak yetişen ve sürekli birileriyle ya da bir şeyle kıyaslanan birey(ler) olgunluk döneminde olaylar karşısında sağlıklı refleksler geliştiremez duruma gelmektedir. Bir başkasına teslim edilen düşünce ve eylem sürecinde birey artık nesne konumuna gelmiştir. Böyle bir bireyin kendini yönetmesi ve sağlıklı karar alması, doğru seçimde bulunması da artık söz konusu olmayacaktır.

Kültürel yozlaşmanın önemli bir bileşeni de özenti psikolojisidir. Başka birine ya da başka toplumlara özenme ve onun gibi olma hedefi Türk toplumunun Batılılaşma macerasını da yönlendirmiştir. Nitekim az önce belirtilen bir yapıda yetişen bir bireyin kendi değerler ve kıymetlerinden çok başkasının değerlerine göre hayatını biçimlendirmesinde şaşılacak bir taraf bulunmamaktadır. Ülkemizi yaklaşık 167 yıldır etkisi altına Batılı olma hayali, toplumsal zeminde bir yörünge kaymasına neden olduğundan geleceğimizi tehdit etmektedir. Bu kapsamda olmak üzere rahmetli Atilla İlhan'ın şu sözleri Batılılaşma adına ya da başka bir şeye, birilerine benzemeye giden sürecin ne kadar dramatik aşamalardan geçtiğini göstermesi bakımından önemlidir: "Lisede Sophokles okuduk. Klasik Türk musikisine sövmeyi, divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık; kötü çevrilmiş Batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan, Leonardo'dan önemsiz, Mevlana, Dante'den küçüktü. Itri ise Bach'ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk."

Bu anlatılanlar çerçevesinde, bireyin yetişme evresinden itibaren özentiyle birlikte değerlerin sorgulanması ve kutsallardan kopuşun ortaya çıktığı garabet sürecin sonucunda milli mensubiyet bilinci de kaybolmaya yüz tutmuştur. Ait olmanın onurunu duymak yerine, şatafatlı yaşamların hayal dünyasındaki cazibesine bilinçler cephe savaşı vermeden teslim olmaktadır. Böylelikle milli refleksler zayıflamakta, milli kimliğin önemi deyim yerindeyse aydınlık ve düz ovada kaybolmaktadır! Artık ‘Türk'üm' demenin gururundan çok, ‘Avrupalı olmak istiyorum' ifadesinin Kaf Dağı'nın arkasındaki büyülü formuna hazin bir şekilde meftun olunmaktadır. Türk kimliğine küreselleşmenin salvolarıyla vurulurken, bu durum belirli bir kimselerin haricinde kimsenin umurunda olmamaktadır. Hatta milliyetçilik gibi bir milletin doğal savunma refleksleri bile tartışılıp, karanlık bir tünelin içinde karşıdan geldiği düşünülen ışıkla karşı karşıya bırakılabilmektedir. Hesaplar bu ışığın tünelin öbür yakası olduğu gerçeğinden yapılmamaktadır. Bu ışık bir de tünelin öbür yakası olursa? İşte o zaman sorgulanan kavram sorgulayan olacaktır!

Yaşamın öznesi olmaktan çok nesnesi konumuna gelen birey artık tribün kalabalığıyla hareket eder konuma gelmiştir. Toplum kendi gücünü fark edemezken, sahip olduğu gücü hep başkalarına vermiştir. Sonrada oturup ‘neden böyle oluyor? Diye hayıflanıp durmaktadır. Toplumsal güç görsel medyanın da yardımlarıyla popüler kültürün ikonlarını ortaya çıkarmıştır. Böylelikle toplumun gücünü değer ve kıymet üretmeden sadece baldır-bacak gösteren kimseler almıştır. Bundan dolayıdır ki mankenler en çok seyredilen, futbolcular en çok kazanan olmuştur. Bununla birlikte Tarkan(lar) ilahlaşırken, Banu Alkan(lar) Afrodit mertebesine yükselmiştir. Bir zaman sonrada Hülya Avşar ve benzerleri gündem tayin eder konuma gelmişlerdir. Burada sorun adı geçen ve benzerlerinin gündem oluşturması değil, bu gücü ona veren toplumsal yapıdadır.

Öte yandan en temel müştereklerin kaybolmaya yüz tuttuğu görülmektedir. Yoksulluk gün geçtikçe artmakta toplumun her kesiminden feryatlar yükselmektedir. Buna rağmen yılbaşı rezervasyonlarında Boğaz'daki lüks otellerin özel dairelerinin dolduğu basına yansımıştır. Bu dairelerin gecelik fiyatının 5 bin Euro'dan fazla olduğu düşünüldüğünde daha nasıl müştereklerden bahsedilebilir ki? Ayrıca kişi başına 5 bin Dolar milli geliri olan Ülkemizde 2 milyon dolara daire satılabilmesi düşünülmesi gereken bir konudur. Bir işadamının karısına armağan olarak 700 bin YTL'ye Bently marka otomobil, 24 bin YTL'ye Balenciaga çanta aldığı basına yansımıştır. Aynı işadamı da bu durumun haber olmasına kızmış olacak ki: "Ben almazsam kim alacak" diye garip bir de gerekçe ileri sürmüştür. Bir tarafta asgari ücretle kira ödeyerek çocuk okutmaya çalışan, aynı zamanda geçimini sağlamaya çalışan kalabalık bir nüfus gurubu, bir tarafta sadece belirli zamanlarda taşınacak lüks bir çanta için 24 bin YTL ödeyebilen azınlık bir gurup... Bu durum Türk kamuoyunun vicdanında rahatsızlık uyandırırken, mütevazi ve mütedeyyin bireylerde bile tepkiye neden olmaktadır. Bu çelişkiler ortadayken müştereklerden bahsedilmesi en nazik anlatımla komik ötesi bir durum haline gelmiştir. Ayrıca bu tip çelişkiler toplumsal birlik ruhunun irtifa kaybetmesine neden olmaktadır. Bundan dolayı her değerin sorgulanabildiği, milli kıymetlerin görmezden gelindiği ya da hafife alındığı, manevi alanda yaşanılan zemin kaymasından mürekkep bir toplumsal yapı ortaya çıkmaktadır.

Sorunun tarifi çözümün işaretini verir. Yaşanılan sorunlar çözümsüz değildir. Sanal mutlulukların ısmarlama pazarlamasına rağmen, milli ve manevi toparlanma ve sosyolojik kalkınma hedeflerini süratle ortaya koymak gerekmektedir. Hepimizin bu aziz Vatanın bir parçası olduğumuz gerçeğinden hareketle çözüm merkezli hareket etmek gerekmektedir. Gandhi'nin meşhur deyimiyle; "doğruya bağlılık insana uzlaşmanın güzelliğini gösterir." Artık tartışmanın asgariye müştereklerin azamiye çıkarılması için herkes üzerine düşeni yapmalıdır. Medeniyetin çözemediği birlikte yaşama ideali bir sendroma dönmeden aileden başlayarak gereken tedbirler mutlaka alınmalıdır. Tahammül ve sabır ilişkilerin merkezinde olmalı, karşılık endeksine göre bireysel ilişkiler düşünülüp tanzim edilmemelidir. İnsanın ortaya çıkardığı sorunlar yine insanın çaba ve katkısıyla bitecektir. Değer ve çözüm üreten kültür ve sosyolojik süreç ekonomik yapıda kapsamlı dönüşüm ve gelişmeyi de ortaya çıkaracaktır. En önemlisi de Türk insanın kendine olan inanç ve güven sorununu ortadan kaldırmak gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki; Türk milleti, kendisine ait olmaktan gurur duyanların katkı ve çabasıyla yükselecektir...