Hıristiyan aleminde iki tane önemli kilise kavramı bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi fiilen ve somut olarak faaliyette bulunan ve herkesin bildiği kilise, diğeri ise; ‘ Invisible Church’ denilen göze görünmeyen kilisedir. ‘Invisible Church’ somut olarak görülmeyen bir kilisedir.(Erol Mütercimler, Komplo Teorileri, s.324) Bu kilise Protestanlar tarafından kurulmuştur. Bu kilisenin felsefesi şöyle özetlenebilir: “ Şahısların Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçmesi gerekmez. Oldukları yerde, oldukları gibi kalsınlar. Ama bizim istediğimiz gibi düşünsünler. Yani Müslüman, Müslüman gibi düşünmesin Hıristiyan gibi düşünsün, ancak Müslüman gibi yaşadığına inansın”
class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; TEXT-ALIGN: justify"> Bugün Ülkemizde birçok kişi ne hazindir ki; Müslüman gibi yaşadığını zannederek gerçekte Hıristiyanların kendilerinden istediği şekilde düşünüp Müslümanlığını yerine getirmektedir. Merhum Sabri Ülgener’in asistanı olan ve benim de Siyasal Bilgiler Fakültesinden hocam olan Prof.Dr.Ahmet Güner Sayar’ın işaret ettiği norm-reel çatışması Müslüman bireyin iç dünyasında giderek şiddetlenmekte, ortaya anormal insanların çıkmasına sebep olmaktadır.Eğer norm dünyası- ki din, kültür, gelenek, töre bir normdur- kişinin reel dünyasına etki edip yönlendiriyorsa ortaya normal insan çıkar, aksi takdirde inançlarla yaşayışların zıtlığı halinde önü alınamaz çelişkilerin yaşanması içten bile değildir. İşte bu çerçevede asıl mesele yüce Dinimizin ortaya koyduğu kurallar değil, Müslümanlığın algılanma ve yaşanma biçimindedir. Bugün ise İslam Dini bütün kurallarıyla bir tarafta, Müslümanlık başka bir tarafta bulunmaktadır.
Müslüman olanların İslam dinini algılaması ile İslamiyet’in ortaya koyduğu kurallar tam olarak örtüştüğü, birbirini doğruladığı zaman birçok meselenin de üzerinden gelinecektir. Bu konuda en iyi örnek Türk toplumsal hayatının mazisinde bulunmaktadır. Türklerin din anlayışıyla, İslam’ın kuralları tam olarak örtüştüğü içindir ki, Türk toplum yapısı huzurun ve mutluluğun, istikrarın merkezi olmuştur. Yunus Emre, Mevlana, Akşemsettin, Nasrettin Hoca, Şeyh Edebali, Hacı Bektaşi Veli ve daha niceleri bu topraklarda yetişmiş, düşünce ve felsefeleriyle Türk toplumuna yön vermişlerdir. Bu kişilerin yaşayışları, İslam dininin kurallarına tam anlamıyla uygundur. O yüzden, Ömer Lütfi Barkan’ın belirttiği kolonizatör Türk dervişleri olarak tarif ettiği kişiler gittikleri yerde kabul görmüş, toplumsal kanaat önderliği mertebesine yükselmişlerdir. Bu kişiler sayesinde Osmanlı İmparatorluğu, savaşmadan birçok yerleşim yerini topraklarına katmıştır. Çünkü bu kişilerin yaşayışlarıyla sözleri arasında tam bir uyum söz konusuydu.
Öte yandan Ortaçağ Avrupası’nda birçok çarpıklar yaşanmıştı. Bugün Vatikan’da önemli bir güç olan Dominikenler’in etkisiyle kurulan Engizisyon Mahkemeleri yüz binlerce insanı-özellikle cadı diye niteledikleri bazı kadınları- yakmışlardır. Ekonomik yaşamda ki anlayış geleneksel ve dogmatikti. Temel ekonomik anlayış da zenginlik hiç hoş karşılanmazdı. Ama Kilise’nin mal varlığındaki göz kamaştırıcı artışa da kimseden bir tepki gelmedi. Zenginliğe nasıl yaklaşıldığı da: “Bir zenginin cennete girmesi, devenin iğne deliğinden geçmesi kadar zordur” ibarelerinden kolaylıkla anlaşılabilir.
İşte bu felsefeyi bir grup kişi protesto etti. Bu protesto edenlere Protestanlar denildi. Protestanların önde gelenleri ise Calvinist (Calvin isimli din adamının peşinden gidenler) papazlardı. Bunlar için çalışmak, pazar için üretmek, para kazanmak, zengin olmak çok önemliydi. Bu kimselerin en önemli özelliği; şehirli ve orta sınıfa mensup olmalarıydı. Bu temel anlayış bilimsel bilgiyle birleşince ortaya Sanayi Devrimi çıktı.
M.Weber’in, “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” isimli eserinde; Protestanların hakim durumda oldukları ülkelerin Katolik ülkelere göre daha gelişmiş durumda olduğu anlatılır. Bunun sebebinin de, Protestanlığın(Calvinizm) kişilere kazandırdığı zihniyette yattığı belirtilir. Katolik inancı öte dünya ve münzevi yaşama önem verirken, Protestanlık bu dünyaya ve çalışıp üretmeye önem vermektedir. Bu iki farklı zihniyet, ekonomik davranışları da farklı kılıp ekonomik kalkınmayı etkilemektedir.
Bu bağlamda son zamanlarda bir İslami Calvinizm tartışması almış başını gidiyor. Bu tartışmaya sebep olan ana faktör ise Avrupa İstikrar İnsiyatifi’nin( Europen Stability Initiative) 2004 yılının yazından beridir yaptığı çalışmalardır. Çalışmalar sonunda bir rapor yayınlandı. Raporun ismi; İslami Calvinistler: Orta Anadolu’da Değişim ve Muhafazakarlık…(19 Eylül 2005)
Rapordaki ana temayı şöyle ifade etmek mümkündür: “Orta Anadolu’da ekonomik bakımdan en gelişmiş merkezlerin başında Kayseri geliyor. Kayseri örneğinde ortaya çıkan ekonomik gelişmişlik aynı zamanda dini değerlere bağlı muhafazakar bir beldedeki gelişmişliği ifade ediyor. Bu örnek ekonomik kalkınmanın ve modern dünyanın değerlerinin İslam ile bütünleşeceğini ortaya koyuyor. Bu durumu en iyi özetleyen İslami Calvinizmdir” Anılan Rapor, ekonomik başarı ve gelişmenin, İslam ve modernliğin sorunsuz biçimde birlikte yaşadığı bir ortam oluşturduğunu ifade ederken, Avrupa Birliği’ne girmeye çalışan Anadolu’nun bu değerlerle şekillendiğini belirtmiştir.
Davut Dursun ‘İslami Kalvinistler’ (Calvinistler) isimli makalesinde, “…Orta Anadolu’da başarılı ekonomik faaliyetlere imza atan dindar müteşebbislerin Kalvinistler (Calvinistler) olarak nitelendirilmeleri, aslında modern döneme damgasını vurmuş bir tartışmayı yeniden gündeme getirmektedir. Genelde din ve ekonomik kalkınma arasındaki ilişki, özelde ise İslam dini ile modernleşme üzerindeki tartışma. Dinlerin ekonomik kalkınma ve gelişmedeki rolü modern dönem sosyal bilimlerin en önemli problematiğini oluşturmuştur…Peki İslam dininin ekonomik kalkınma, modernlik ve gelişme üzerindeki etkisi nedir? Bu soru kadim ve altından kalkılması kolay olmayan bir sorudur, üzerinde her türlü spekülasyon yapılabilir.” (Yeni Şafak, 24.01.2006)
Derken İslami Calvinizm gibi ne olduğu belli olmayan bir anlayışı gündeme taşımıştır. Oysaki İslami Calvinizm ifadesi olsa olsa İslam dinini Protestan anlayışla izah etmeye yönelik bir çabadan öte bir anlam ifade etmez. Bununla birlikte bu ifade bir çok gizli amacı da içinde barındırmaktadır.
Anılan Raporun cevap aradığı temel soru ise: İslam dininin Müslümanlara kazandırdığı zihniyet dünyasının ekonomik kalkınma ve modernleşme konusunda nasıl bir rol oynadığıdır? Bu itibarla bu soruya Kayseri örneğinden hareketle cevap verilmiştir. Bu duruma paralel bir şekilde Hürriyet Gazetesinden Cüneyt Ülsever de, İslam’ın Kapitalizmle bağdaşıp bağdaşmadığını sorgulayarak, İslami Calvinistler kavramını bir kez daha gündeme taşımıştır.(Hürriyet, 25-26.01.2006)
Kazancın onda dokuzunun ticarette olduğunu öğütleyen bir Yüce Elçinin tebliğ ettiği İslam dininin hala kapitalizmle uyumlu olup olmadığını tartışmak yapılabilecek en büyük yanlıştır. Bir inancın doğru olması için ille de kapitalizmle uyumlu olması mı gerekiyor? Bu ifade nasıl söylenebilir? İslam dini; milyonların sefaleti üzerine krallığını kuran, kural, değer, inanç tanımayan, insanların her türlü eziyeti yaşaması pahasına ayakta kalan kapitalizm anlayışıyla nasıl bir arada düşünülüp, takdim edilmeye çalışılır? En basit anlatımla Kapitalizmde ben varken, Yüce Allah Kuran’da bile ben dememiş, ‘biz’ diyerek insan oğluna seslenmiştir.
Bu tartışmalar ister istemez ‘Invisible Church’, yani Protestanların somut olmayan kilise anlayışını hatırlatmaktadır. Ne demek İslami Calvinizm? Nereden çıktı bu çarpık anlayış? İslam’ın bir sıfata mı ihtiyacı var? İslam’da insan için güzel ve iyi olan ne varsa bulunabileceği bilinmez mi? İslami Calvinizm propagandası, zihinlere Protestan bilincin yerleştirilmesi, Müslüman gibi yaşayan, ama Hıristiyan gibi düşünen kişilerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktan başka bir işlevi bulunmamaktadır. Bu anlatılanlar İslam’ın toplumsal ve ekonomik gelişmenin önündeki bir engel olarak gösterilmesinin tersten okunmasıdır! Bu durumun doğal sonucu olarak da, toplumsal ve ekonomik gelişmenin sanki sihirli bir anahtarı olan Calvinist anlayış Türk toplumuna sunulmaktadır(?) Türk toplumunun zihninde girdaplar yaratılarak, inançların çölleşmesine çalışılmaktadır. Tesadüf müdür? Bilinmez ama, İslami Calvinizm tartışmasının ve başı açık namaz kılınması olaylarının birlikte ortaya çıkmasının kontrollü, öncesi ve sonrası planlanmış konular olduğunu düşünmeden edemiyor insan.
Bir de-ki başka bir yazının konusu olacak kadar önemlidir- vicdani retçi hainler ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği karar, konuyla ilgili bir düzenleme yapılmasının gerektiğinin vurgulanması; deyim yerindeyse Türk insanının milli vicdanını acıtmakta, şehitlerin aziz hatıraları karşısında milli düşüncenin travma geçirmesine neden olmaktadır..
Son zamanlardaki çarpıklığa bir örnek daha: İstanbul Çamlıca’daki Subaşı Camii’nde başı açık kadınlar ve erkeklerden oluşan bir grubun camiye giderek aynı safta namaz kılması tabiri caizse inanan yüreklerde infial yaratmıştır. Bu grubun içinde eski manken Banu Öztürk ile Cüneyd Zapsu’nun eşinin de bulunduğu görülmüştür. Konuyu omurgasından yakalayarak güzel bir tespitte bulunan Özlem Albayrak ‘ Din sorununu(!) başı açık namaz kılmak çözer mi?’ isimli makalesinde şöyle demektedir:
“…‘Başı açık kadınların da namaz kılmak istiyor’ sözüyle arenaya çıkan kadınların bu uygulamasının, ‘kadınların yararına olacak şekilde İslam Hukuk kaynaklarının yeniden yorumlanması, din pratiğinin ataerkil anlayışının dışına çıkarılması’nı isteyen reformist bir yaklaşımı temsil etmediği…İslam Dünyası’nda oluşan ‘dinde reform-modernleşme’ taleplerinde en başından buyana Batı ile hegemonik ilişkilerin yönlendirilmesinin belirleyici olduğu, bunun da hareketin anlamını sorgulanabilir kıldığı ve menzil noktasından uzaklaştırmaya yaradığı gibi… Bu ya da benzeri uygulamalar işin fıkhi boyutu bir kenara bırakıldığında bile, içinde başörtüsü olmayan, modernle çatışmayan, seküler bir ahlak ve dünya anlayışına kucak açan ‘kreatif’, ‘light’ ve ‘sorun çıkarmayan’ bir İslam oluşturarak, dolaylı yoldan da olsa, baş örtüsünün dini ve kültürel temellerle olan bağını gölgelemesi ve onu siyasi tehdit kisvesine indirgeyerek yeniden imajlandırması gibi bir tehlikeye davetiye çıkarması nedeniyle bile şık değil…” (Yeni Şafak, 26.01.2006)
Bu anlatılanlardan anlaşılacağı üzere, Büyük Orta Doğu Projesinin ana temalarından olan ılımlı İslam anlayışı Türk toplumuna hızla enjekte edilmektedir. Özlem Albayrağın da vurguladığı gibi sorun çıkarmayan bir İslam anlayışı istenmektedir. Aslında bu durum bile ‘Invisible Church’, yani somut olmayan kilise anlayışının amacını hatırlatmaktadır. Sanki gelişmeler somut olmayan kilisenin amacına hizmet eder gibidir. Nitekim bizi var eden kültür ve inançlarımızdan, köklerimizden koparmak için her türlü oyun sahnelenmektedir. Asıl mesele inancımıza sahip çıkma noktasında düğümlenmektedir.
Mevlana’nın dediği gibi; “ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” felsefesine her inanan insanın sadık kalması gerekmektedir. Türk medeniyetinin yaşaması fertlerin değerlerine, inançlarına, kültürüne sahip çıkmasıyla mümkün olacaktır. Bu süreçte inançlarımız zorlu bir imtihandan geçmektedir…