Gazeteci(?) Hır(an)t Dink Akdeniz Üniversitesinde yaptığı bir konuşmada İstiklal Marşımızı; reddetmediğini, benimsediğini ifade etmiştir. Kendisi, İstiklal Marşı söylenirken ‘… Kahraman bir ırkıma bir gül’ kısmına gelindiği zaman sustuğunu söyleyerek çarpık bir anlayışı ortaya koymuştur. Beraberinde ırk kelimesi ile ırkçılık, hatta bölücülük yapıldığını söyleyerek milli kutsalımıza dil uzatma cüretini gösterebilmiştir!

 Sözde gazeteci Hır(an)t Dink Milli Marşımızın bu kısmının, ‘çalışkan yurttaşlarıma bir gül’ diye değiştirilmesini istemiştir. İstiklal Marşı Türk milletinin kutsal bir milli simgesidir. Milli marşlar, milletlerin doğuşunu veya büyük felaketten silkinip ayağa kalkışını anlatan, milli ruhu nesillerden nesillere aktaran kutsal metinlerdir. Aynı zamanda milli marşlar bir millete ait olmanın sesli ve gür haykırışıdır. Bu bağlamda Türk milletine aitlik meselesinde sorunları olan gayri milli duruşların, İstiklal Marşı’nın söylenmesinden rahatsızlıkları olabileceği gibi, içeriğine yönelik itirazları da bulunabilir. Adı geçen gazeteci, acaba İstiklal Marşımızın her satırında işlenen; bağımsızlık, bayrak, vatan, Hak, istiklal, iman gibi yüce değerlerin ne anlama geldiğini biliyor mudur?

 Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinin manifestosu niteliğindeki İstiklal Marşı’nın ifadelerinden rahatsızlık duyanların, uğruna nice bedenlerin toprağa düşüp Hakka yükseldiği Türk coğrafyasında ki konum ve durumlarını bir kez daha gözden geçirmeleri tutarlılık gereği olacaktır. Mehmet Niyazi Özdemir ‘Şekil ve Medeniyet’ isimli makalesinde, aklı gözlerinde olan cahilin gördüklerini şekillerinden tanıyacağını belirterek, cahilliğin iki önemli özelliğinden birinin şekilcilik olduğunu ifade etmiştir.(Zaman, 30.01.2006) Cahil niteliğin yanında, kasıtlı milli haslet düşmanlığı da eklendiğinde ortaya garabet bir zihniyetin dayanılmaz dramatik yansıması çıkmaktadır.   

 Türk milletine ait olmanın sonuçlarından biri de; Türk milletinin kutsallarına sahip çıkılmasıyla ilgilidir. Eğer Türk milleti payidar kalacaksa-ki kalacaktır- bu kutsallarına sahip çıkılması, savunulmasıyla mümkün olacaktır. Bir millete ait olma davranışı bir bilinç meselesidir. İşte bu noktada milliyetçilik kendisini göstermektedir. Bu itibarla milliyetçilik en basit anlatımla, “ bir millete ait olma bilinci” olarak tarif edilebilir.

 Modern çağ beraberinde yabancılaşmayı getirmiştir. Modern yaşamda bireyler birbirine yabancıdır. Bireyselleşme putlaştırılmıştır. Putlaştırılmada neredeyse Pagan kültürü geride bırakılmıştır. Bireylerin birbirine kuşkulu, mesafeli ve kayıtsız kalmaları sonucu toplumsal birliktelik zedelenmiştir. Sartre’nin deyimiyle, ‘cehennem başkası’ olmuştur. Modern dünyada dayanışma ve kolektif bilincin yerini, tanımlı işlerin örgüt mantığının her daim kendini hissettirdiği soğuk bir işbirliği almıştır. Buna rağmen modern dünya, yabancılığı aşabilecek çözümleri inşa etmekten de geri durmamıştır. Benedict Anderson’un deyimiyle büyük ölçekli cemaatler inşa edilmiştir. İşte modern topluluk böyle ortaya çıkmıştır.  Millet kavramı da bunlardan birisidir.* Millete ait olmak yabancılaşmanın etkisini azaltarak ‘biz’ duygusunu güçlendirmiş, ‘biz’i ötekine göre konum almaya itmiştir. Modern çağdaki toplumsal virüslerden olan yabancılaşmayı, ayrışmayı, farklılaşmayı, son tahlilde toplumların atomize olmalarını millete ait olma bilinci engellemiştir.

 Yani ‘milliyetçilik’ kolektif anlayışı güçlendirerek toplumsal dayanışmayı sağlamıştır. Bu bakımdan milliyetçilik toplumsal çözülüşün karşısındaki ideolojik settir. Yeri gelmişken milliyetçiliğin ideoloji olup olmadığının hala tartışılan bir konu olduğunu belirmekte yarar bulunmaktadır. Bu doğrultuda Gündüz Aktan Radikal Gazetesi’nde yayımlanan ‘Milliyetçilik’ isimli makalesinde; milliyetçiliğin bir ideoloji olmadığını belirtmiştir.( 16.02.2006) Bu çerçevede önce ideolojinin ne olduğunu ortaya koymak gerekmektedir. İdeoloji en basit anlatımla fikir demektir. Bu bağlamda ideoloji; bir bütün, bir teori, bir sistem, hatta bazen yalnızca bir zihniyet oluşturan fikirlerin tümüdür. Aynı zamanda ideoloji; zorunlu olarak duyguları, gönül yakınlıklarını, hoşlanmazlıları, umutları, korkuları da içerir. Bu ifadelerden hareketle milliyetçiliğin bir ideoloji olduğu açık bir şekilde ortaya çıkacaktır.

 Gündüz Aktan anılan makalesinde milliyetçiliğin güzel bir tarifini de vermiştir: Milliyetçilik; insanlığın tüm suçlarını kendi milletinde bulmamak, ait olmaktan mutlu olunan milletin çıkarlarını savunmak, devletini benimseyerek düzeltmeye çalışmak, gerçek dünyanın mücadele olduğunu bilmek, barışı bu bağlamda sağlamaya çalışmak demektir. Milliyetçilik aslında insan gruplarının en doğal halidir. Bu çerçevede milliyetçiliğe insanla ortaya çıkmış kadim bir ideoloji demek yanlış olmaz. Carlton J.H.Hayes de milliyetçiliği; vatanseverliğin ve milliyet şuurunun bir bileşkesi olarak tanımlamaktadır.**

 Ernest Gellner ise milliyetçiliğin sanayileşme döneminin sonucunda ortaya çıktığını belirtmiştir. A.Smith,  milliyetçiliğin öteden beri var olan bir olgu olduğunu, uygun sosyo-ekonomik şartlarla ve siyasal dönüşümlerle bütünleşerek milletlere yön verdiğini ifade etmiştir. Smith’e göre milliyetçiliğin en önemli işlevi sürekliliktir. Ancak Gellner milliyetçiliği sadece sanayileşmenin sonucu olarak tasarlamış ve tanımlamıştır. Erich Fromm, günümüz insanının bir özdeşlik duygusuna kavuşabilmek için kitleye, sürüye uyma yolunda nasıl hayatını tehlikeye attığını, sevgisinden vazgeçtiğini, özgürlüğü bırakıp kendi düşüncelerini feda ettiğini anlatır.*** Bu itibarla milliyetçilik özdeşlik duygusuna davetiye çıkaran bir cazibe merkezidir. Bu noktada modern çağın beraberinde getirdiği yabancılaşma, ötekileşme, marjinalleşme duygusu aşılır. Bu çerçevede milliyetçilik aynı millete dahil olmanın getirdiği müştereklik hissiyatıyla ve ürettiği kutsallık sayesinde yabancılaşmaya karşı cevap üretmiştir.

 Milliyetçiliğin özünde biz ve öteki ayırımı bariz bir şekilde kendisini hissettirir. Milliyetçiliğin süreklilik arz etmesi anılan ayrımın derecesine yakından bağlıdır. Bir millete ait olma bilinci merkeze alındığında; merkezi tahrip etmeye yönelik periferiden gelen her tepkinin sahibi ya da sahipleri öteki olarak algılanacaktır.  Periferide yer alan unsurlar; diğer milletler olabileceği gibi, farklı etnik kimlik toplulukları da olabilir. Bu bakımdan ötekinin merkeze yönelik ayrımcı/ayrıştırıcı tavır ve hareketi, biz kavramını güçlendirerek milliyetçi duygunun yaygınlaşmasını sağlar. Son dönemlerde bu durumun müşahhas örneklerini görmek mümkündür.
Tarih milliyetçiliğin neşet ettiği bir ortamdır. Örneğin Sırplar asırlardır, 1389’da Kosova’da Osmanlı İmparatorluğu’na mağlup oluşlarını şiirlere ve yanık halk hikayelerine yansıtarak, yüzyıllar geçmesine rağmen mağlubiyeti unutmadıklarını göstermişlerdir. Zira milliyetçiliğin önermelerindeki güçlü metafizik vurgu, kitlelere daha çok şiir ve nesir yazı ile ulaşır. Ama bunlar arasında bir sıralama yapılırsa şiir ilk sırayı alır. Şiir reel dünyadan çok imajitatif dünyayı anlatır. Milliyetçi şiirin şairi, kolektif ruhun hissedişini tüm heyecanıyla ortaya koyar. Milliyetçi şiir daha çok geçmişe gönderme yapar. Nitekim her bir milletin geçmişi vardır. Milletler kendi tarihlerindeki yiğitlik ve cesaretin üst seviyelere ulaştığı tarihsel dönemlere özlem duyarlar. Ancak milletlerin mazisinde yaşanılan zaferlerden daha çok, yaşanılan büyük acılar neticesinde milliyetçilik eğilimi güçlenir. Çünkü müşterek acılar milleti oluşturan fertleri bir araya getirir. Milli onurun zedelendiği, yenilgilerin gururu aşındırdığı zamanlarda milliyetçi tepkiler artar. Örneğin; böylesi bir durum Balkan savaşlarından sonra Osmanlı toplumsal yapısında görülmüştür. Bu durum milliyetçiliğin tepkisel bir nitelikten ibaret olduğunu göstermez. Sadece toplumsal bunalım dönemlerinde milliyetçiliğin var olan etkisi artar. Çünkü milliyetçilik dinamik karakterlidir. Varlığı dışsal faktörlere bağlı değildir. Ayrıca milliyetçilik kendisini sadece sosyal ve kültürel konularda da göstermez. Bugün Japonya milliyetçi ekonomik sistem sayesinde önemli bir güç haline gelmiştir. Nitekim yeni yüzyılda milliyetçiliğin cevap üretmesi gereken en önemli olgulardan birisi de küreselleşmedir. Milliyetçilik küreselleşme karşısında ciddi bir imtihandan geçmektedir. Küreleşmeye karşı ortaya konacak çözümlerde milli nitelikli kişilerin duruş ve ekonomik davranışları çok önemli olacaktır.    

 Milliyetçiliğin ortaya çıkması için bir milletin varlığı gereklidir. Bir milletin oluşmasında ve onu diğerlerinden ayırt etmede üç faktörün önemli bir yeri vardır: Dil, tarihi birliktelik, din… Tarihsel müşterekler, dildeki aynılık ve dini inanıştaki benzerlikle birleşince ortaya millet çıkar. Bu durumda denilebilir ki milliyetçilik; dil, din ve tarih müşterekliğinin doğal sonucudur. Dil, din, tarihsel gelenekler bir milletin kültürel temellerini oluşturur. Bu yüzden milleti; ortak bir dili konuşan, aynı dine inanan ve tarihi gelenekleri olan bir topluluk olarak tanımlamak mümkündür. Bu sayede anılan unsurlar kültürel milliyetçiliği meydana getirir. Kültürel milliyetçilik siyasi milliyetçilikle birlikte veya onsuz da olabilir, ama mutlaka var olur… Zira milletler siyasi birlik ve bağımsızlık olmadan da var olabilirler. Şüphesiz kültürel milliyetçiliğin siyasi milliyetçiliğe yol açma temayülü her zaman vardır. Mesele bağımsız bir devletin kurulması isteği ile ilgili bir durumdur. İşte Türkiye Cumhuriyeti kültürel milliyetçiliğin siyasi milliyetçiliğe dönüştüğü ince, hassas dengede ortaya çıkmış bir milli devlettir. Yani Türk milliyetçiliği kültürel niteliğinden, siyasi milliyetçilik özelliğine bürünerek bağımsız ve onurlu bir Cumhuriyetin kurulmasına zemin hazırlamıştır. Bu itibarla Cumhuriyetin kurucu ideolojisi Türk milliyetçiliği çerçevesinde anti- emperyalist bir nitelik taşır. Cumhuriyeti kuran kadronun yol haritası Türk milliyetçiliği olmuştur. Bu durum bağımsızlık mücadelesi veren birçok millete örnek olmuştur. Mahatma Gandhi Türk milli mücadelesini örnek aldığını gösteren bir konuşmasında şöyle der: “ Haydi beni tutuklayınız İngilizler! Tutuklamakla ve öldürmekle işi bitmiyor. Türkler, öldü sanılan ve cenaze töreni bile hazırlananların, içine konulmak istedikleri tabutu, katillerin başına nasıl geçirildiğinin örneklerini vermektedir…” ****

 Milliyetçilik bir millete ait olma gururunun bir yansımasıdır. Bu bakımdan Türk milletine ait olmakla övünenlerin Türk milliyetçiliği eksenli bir tavır geliştirmeleri normaldir. Asıl sorun, Türk milletin kutsallarına tarihsel kin ve husumetleri paralelinde tavır alanlarla ilgilidir. Bizi biz yapan değerlere yönelik içte ve dışta artan saldırılara verilebilecek en güzel cevap bir arada ve birlikte olmaktan geçmektedir. Zaman Türk milletine ait olmaktan gurur duyanların birlikte olma zamanıdır. Birliktelikler mutlaka sonuç doğuracaktır. Sonuç ise sadece bir zaman meselesinden ibarettir.
Hülasa mevzubahis vatansa diğer her şey teferruattan ibarettir…
 
*Sülayman Seyfi ÖĞÜN, “İçimizdeki Çöl,”Zaman, 22.02.2006
**Carlton J.H.HAYES, Milliyetçilik: Bir Din, (çev: Murat Çiftkaya) İz Yay.İstanbul, 1995
***Erich FROMM, Sağlıklı Toplum,(çev: Yurdanur Salman-Zeynep Tanrıseven) Payel Yay., İstanbul, 1982
**** Atilla İLHAN, Gazi Paşa, İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2005