Yaşamımızda yer alan bütün sosyal olayların geçmişleri vardır. Günlük yaşamımızdaki bu olayları izah etmedikçe, onlarla ilişkimiz yok hükmünde olacaktır. Onları izah ettikçe hayatımızdaki yerlerini kavrar, daha iyi nasıl olabileceklerine dair kafa yormanın ihtiyacını duyarız. Tarih şuurundan yoksun kişi ve toplumlar kendilerini ancak bir vasıta, bir alet, bir gölge, nasıl ortaya çıktıklarını bilmeyen bir parça sanırlar. Bundan dolayı da kendi varlıklarının devamını, mutluluklarını başka yerlerde ararlar.
Bugün yaşadığımız an, yüzyıllar boyunca sürmüş mücadelelerin, heyecanlı yaşanmış haritaların yeni bir geleceğe açılan eşiğidir. Demek ki tarih, sadece keşfolunan ve yalnızca seyredilen kuru olaylar resmi geçidi değil, aynı zamanda önümüze konan bir hayattır. Bizi köksüzlükten kurtarıp, ebediyete akıp giden ırmağa dönüştüren, aynı kaderi paylaşan milletlerin arasında bize varlığımızı duyuran tarih şuurudur. Aynı zamanda istikbali planlayıp hayata geçirmek içinde tarih şuuruna ihtiyaç vardır. A Hamdi TANPINAR; " mazisiz bir hal tasavvur edilebilir, fakat bir gelecek tasavvuru imkansızdır." diyerek geçmişle gelecek arasındaki bağlantıyı ortaya koymuştur. Tarih milletler mücadelesi olarak tanımlanırsa; bu sürecin en önemli aktörü büyük Türk Milleti olmuştur. Türk milletinin tarihi geleceğine yön vermekte, bu gelecekten korkanlar da Türk milletinin geçmişini tahrip etmeye çalışmaktadır. İşte bu anda Elif Şafak denen kerameti kendine menkul sözde yazar, " Baba ve Piç" isimli bir kitap yazarak tarihimizi karalamaya cüret edebilmiştir. Türk milletinin geçmişiyle sorunlu, geleceğiyle kopuk bir durumun özlemini çeken bu çıkmaz sokak serüvencileri, zihinleri karıştırmaktaki ustalıklarını bir kez daha göstermişlerdir.Elif Şafak'ın anılan kitabında özet olarak şu ifadeler yer almaktadır:
Amerikalı genç kadın Rose, ABD'de Ermeni kökenli bir Amerikalı ile evlidir. Ailenin ilk kuşak yaşlıları tehcir sonrasında Türkiye'den ABD'ye göç edip San Francisco'ya yerleşmiştir. Çiftin Armanuş adını verdikleri bir kızları olur, ama Ermeni ailenin aşırı baskı ve müdahalesi sonucu kısa sürede boşanırlar. Rose bu boşanmayı hazmedemez, kocasının ailesini suçlu bulur ve onlardan intikam alma arzusu tutku haline gelir. Bir Türkle beraber olmasının en iyi intikam yolu olacağını düşünür, çünkü Ermeni aile Türklere karşı tarihten kaynağını alan büyük kin ve nefret duygularıyla doludur. 'O cadı babaanne benim bir Türkle beraberliğimi görse tüyleri diken diken olur, Çakmakçıyan sülalesi için bundan büyük kâbus düşünemiyorum'. Rose'un karşısına bir tesadüf eseri Mustafa adlı Türk çıkar. Mustafa ABD'de yalnız yaşayan, içe kapanık bir jeologdur. Rose onunla evlenir.
Ermeni aile evlilik haberiyle çılgına döner. Torunları bir Türk üvey baba tarafından büyütüleceği için isyan içindedir. 'Bu masum kuzu ilerde ne söyleyecek arkadaşlarına? Bütün akrabalarını 1915 de kasap Türklerin ellerinde kaybetmiş soykırımzede bir sülalenin torunuyum ve bir Türk tarafından büyütüldüğüm için köklerime ihanet etmeyi öğrendim, soykırımı inkâr etmek üzere yetiştirildim mi diyecek? Torunumuzu nasıl olur da bu kadar kederli olmamızdan sorumlu olan Türklerin ellerine bırakırız?' Tüm aile bireyleri öfke ve çaresizlik içindedir. Armanuş zaman zaman anne yanında, zaman zaman babasının aile ortamında yaşayarak, iki ailenin taban tabana zıt görüş ve değer yargıları etkisinde büyür. Üvey baba Mustafa iyi bir insandır ve Rose eşiyle mutludur. Armanuş bu yıllarla ilgili duygularını şöyle ifade etmiştir: 'Doğduğum günden beri eşikte kaldım. Mağrur ama travmalı bir Ermeni aile ile histeri ölçüsünde Ermeni karşıtı bir Amerikalı anne arasında gidip geldim'. Armanuş için büyük sorun her iki tarafın da üzerine aşırı düşmeleridir; onların sevgi ve şefkatle örtülü kuşatması altında boğulur. Üstelik kafasında yanıtını bulamadığı pek çok soru vardır. Amerikalı anne Ermenilerle ilgili olan her şeye karşıdır. Diyasporadaki insanlar ve baba ailesi fanatik biçimde Türk düşmanıdır. Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığına inanarak tartışmaya bile yanaşmazlar. Onlara göre Ermeniler hâlâ ıstırap çekmektedir. Savundukları tez şudur: 'Türkler kalkıp Orta Asya'dan geldiler, dosdoğru Anadolu'nun ortasına daldılar ve Ağrı Dağı çevresinde yaşayan milyonlarca Ermeniyi asimile ettiler, ülkesinden kovdular, katlettiler, yetim bıraktılar, sürdüler, malından-mülkünden ettiler'.
Armanuş kendi değer yargılarını ve kişiliğini bulmakta zorlanır. 'En başta Ermeni olmayı başaramadım. Kimliğimi bulmam gerek. Ailemin geçmişine bir yolculuk yapabilsem, geçmişimi kaşfedebilsem' diye düşünür. Türkiye'deki Ermeni köklerini nesnel olarak değerlendirmek amacıyla ani bir kararla , üvey babasının ailesinin yanına İstanbul'a gider. Armanuş, 19 yaşındaki bir genç kız, bundan 91 yıl önce savaş sırasında olanların hesabını şimdiki kuşaklardan soruyor 'nasıl bu kadar pervasız ve gamsız olabilirsiniz?' diyor.
Kitabın bir yerinde Armanus'a ABD'den bir arkadaşından gelen bir mesaj aktarılır:
- Sıradan Türklerle ne konuşacaksın? Eğitim görmüşleri bile ya milliyetçidir ya da cahil. Sıradan insanlar tarihi gerçekleri kabul ederler mi sence? Sizi katliamdan geçirip sürdüğümüz, sonra da bütün bunları inkâr ettiğimiz için özür dileriz diyecekler mi sanıyorsun?
Kitabın bu ifadelerinde açıkça görüleceği üzere Türk milletine hakaret düzeyinde ifadeler yer almıştır. Ayrıca anılan yazar, cehaletle milliyetçiliği aynı zaviyeden değerlendirerek içler acısı bir mantık hatasını ortaya koymuştur.Türklerin en eğitimlisinin bile cahil ya da milliyetçi olduğu ifadelerinden hakaretten başka ne anlaşılabilir ki! Kaldı ki bu kadar nazik bir dönemde roman konusu olarak bu kadar sulandırılmaya çalışılan bir konunun işlenmesine ne gerek vardı ki? İşte tam bu sırada AB'ye uyum adı altında TCK.301. maddesinin değiştirilmesi bir koro halinde dillendirilmeye başlandı. Gerekçe her zaman ki basitti: İfade özgürlüğü...! Oysa ki TCK.301.maddesi eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarını suç kapsamında değerlendirmemiştir. Yani kanun maddesinin özünde ifade özgürlüğünün hak olduğu kabul edilmektedir. Adı geçen kanun maddesi hakareti, aşağılamayı suç olarak kabul etmektedir. Bir çok Avrupa ülkesinde Ermeni soykırımını bile reddetmek suç olarak kabul edilirken, bu durum ifade özgürlüğünün hangi unsuruyla örtüştüğünü ifade özgürlüğü silahşörleri bir açıklasın! peki Elif Şafak bu çelişkili durumla ilgili bir makale yazmak istemez mi?
Önüne gelenin insafsızca tartışmaya açtığı TCK.301.maddesinde şu ifadeler yer almaktadır:
: "(1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
(4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. "
Yani Türklüğü açık bir şekilde aşağılamanın TCK'nun 301.maddesi bağlamında suç olduğu ifade edilmiştir. Ermeni soykırımını bile tartışmanın, konuşmanın suç olduğu Batı'da, mensup olduğumuz büyük Türk milletinin aşağılanmaya çalışılmasını sırf ifade özgürlüğü adına nasıl kabul edebiliriz? Bu bağlamda Elif Şafak anılan kitabında Türklerin Ermenileri katlettiğini bir roman kahramanının ağzından anlatarak Türklüğü alenen aşağılamıştır. Bunun karşılığında hakkında dava açılmıştır. Şafak'ın kitabı hakkında Türklüğü aşağıladığı iddiasıyla yapılan suç duyurusu, Beyoğlu Başsavcılığı tarafından yerinde görülmeyerek takipsizlik kararı verilmiştir. Aslında sorun ilk aşamada bir sonuca bağlanıyor.
Ancak suç duyurusunda bulunanlar takipsizlik kararına itiraz ediyorlar. İtiraz en yakın ağır ceza mahkemesine yapılabiliyor. İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi takipsizlik kararını kaldırıyor.
İşte iş burada değişiyor...
Eğer ağır ceza savcılık kararını kaldırırsa, savcılık bu kez davayı açmak zorunda. Nitekim savcılık bu kez davayı açıyor.
Beyoğlu 2. Asliye Ceza Mahkemesi davaya bakıyor ama savcılık daha önce verdiği takipsizlik kararıyla uyumlu olarak beraat talep ediyor. Yargıç da beraat kararı veriyor. Yani Elif Şafak hakkında ki hukuki süreç böyle...
Bu aşamada A.Turan Aklan, "Siz Gidin Ben Gelmiyorum" isimli makalesinde önemli bir tespitte bulunmuştur:"... Türklük, sabah erken kalkanın hakarete yelteneceği, dahletmeye kalkışacağı bir tükürük hokkası değildir. Her mensubiyet sıfatı gibi Türklük de -saygı değil- ama hakarete uğramama mâsuniyetini hak ediyor. Kanunun rûhu da budur...301. madde lâzımdır; hiç işletilmese bile orada durmasında fayda vardır; bazı şeylerin altını çizmektedir çünkü...Latin, Anglo-Saxon, Arap, Töton gibi sıfatlar neyin alâmet-i farîkası ise Türklük de bizim alâmet sıfatımız; iyidir-kötüdür, hoşunuza gider-gitmez, sizin bileceğiniz iştir. Eleştirebilirsiniz de ama hakaret edemezsiniz. " (Zaman, 25/09/2006) ifadeleriyle bir gerçeği dile getirmektedir. Yani eleştirmekle, hakareti iyi ayırt etmek gerekiyor. Kürşat Bumin de, "Ruhu Olmayan Madde" isimli makalesinde; "...Toparlayacak olursak: 301. madde cismi ve ruhuyla bir an önce TCK'dan defedilmelidir..." diyerek garabet bir öneride bulunup farklı bir açıdan baktığını ortaya koyuyor.(Yeni Şafak, 26/09/2006)
TCK'nun 301.maddesi, Türk milletinin her şeyiyle hakarete, tahkire, tacize uğramasının önündeki hukuki bir engeldir ve asla dokunulmamalıdır. Ancak önemli olan bir kanun maddesinin uygulanmasıdır. Bununla birlikte hakareti Türk milletine layık görenlerin de vicdanlarda mahkum edilmesi verilebilecek en güzel tepkilerdendir. Diğer taraftan Dargeçitte dün şehit olan 24 yaşındaki Teğmen Cengiz hakkında acaba ne düşünür ifade özgürlüğü kahramanları? Ya da son altı aydır yüzü geçen kahraman şehitler hakkında bir diyecekleri var mıdır bu güruhun? Ne olursa olsun, nasıl bir zorlukla karşılaşırsa karşılansın Türk milletine mensup olmaktan gurur duyanlar her türlü zorluğun üstesinden geleceklerdir. Gün her zamankinden daha çok bir arada olma günüdür...
Not: Vatan görevini yaptığım sırada destek ve ilgilerini esirgemeyen sevgi gönüllü tüm dostlara teşekkürler...