Mutluluk Üzerine Düşünceler
div>Aristo yüzyıllar öncesinden, “Devletin amacı insanları mutlu etmektir” diyerek devletin oluşumuna yön ve şekil vermeye çalışmıştır. Bu yaklaşım mutluluk kavramının tek merkezli algılandığı ve anlamlandırıldığı toplumlar için geçerli olsa da, mutluluk kaynağı itibariyle farklı başvuru alanları bulunan toplumlar için bu böyle değildir. Türk Devlet yönetiminin akla dayandığı söylenir. Örneğin; Gaznelilerde, Selçuklularda yönetim anlayışının akla dayalı olduğu ifade edilir. Aynı zamanda, Osmanlı İmparatorluğu’nun da akla dayalı bir yönetim tarzı sayesinde 624 yıl dünya gündeminde kaldığı iddia edilir. Zira, yönetim yapısının özü akıl olan bir devlet sisteminde, vatandaşların mutluluğu da kendi akıllarıyla ortaya çıkaracağı söylenebilir. Bir medeniyetin üyelerinin mutlu/huzurlu olmaları her şeyden önceliklidir. Çünkü huzurlu ve mutlu bireylerden istikrarlı toplumlar ortaya çıkar. Bunun doğal sonucu da güçlü bir millet ve devlet geleneğinin oluşmasıdır. Mutluluk, ulaşılacak bir durak değil, bir gezi yöntemidir. Bununla birlikte mutluluk; derin bir biçimde duygulanabilme, sade şeylerden zevk alabilme, özgür düşünebilme ve risk alabilme kapasitesinden kaynaklanır. Belki de Hermann HESSE’nin dediği gibi, “mutluluk sevgidir, başka şey değil. Sevebilen mutludur.” Zaman zaman mutluluk hissinin duygusal süreçten ayrıldığı, daha çok bir görevle ya da bir görevin yapılması ile yakından ilgili olduğu Batı zihniyetinde ifade bulmuştur. Bu söylenenleri H.SELYE’nin ifadesi doğrular gibidir: “ Uyudum ve rüyamda hayatın mutluluk olduğunu gördüm. Uyandım ve gördüm ki hayat, görevdir. Çalıştım ve anladım ki görev mutluluktur.” Maneviyatın ve sosyal, psikolojik süreçlerin ihmal edildiği, her şeyin bir sanayide ki üretim bandı süreci gibi algılandığı böylesi bir anlayışta H. SELYE’nin ifadeleri doğru olabilir. Kaldı ki Batı toplumsal süreçte böylesine bir süreç her zaman söz konusu olmuştur. Ancak, doğu toplumsal yapısından mutluluk bütünüyle içsel faktörlere bağlı olan bir olgudur. Yaşamak bile başlı başına bir mutluluk serüvenidir. Özellikle 10.yüzyıl ile 13.yüzyıl arasındaki Türk düşünce hayatı ve Türk toplumsal yapısı incelendiğinde bu durum tüm açıklığıyla görülecektir. Anılan yüz yılar arasında her ne kadar maddi birikim az, savaş ve toplumsal yıkımlar- örnek olarak, 1248 Kösedağ Savaşı verilebilir- fazla olsa da bu dönem arasında ki insanların daha huzurlu oldukları söylenebilir. En azından, yalnızlıktan ve marjinalleşmeden uzak olan, toplumsal dayanışmayı en üst düzeyde tutan Türk toplumsal yapısı için huzur ve mutluluk uzak ufuklardaki bir parıltı değildi.
Küreselleşmeyle birlikte insanlar ümit ile zevk arasında bir tercihe zorlanmaktadır. Ümidin yaygın olduğu toplumların daha huzurlu ve mutlu olduğu söylenebilir. Zevk, anlık ihtiyaçların tatmininden başka bir şey değildir. Zevk, popüler kültürün salvoları neticesinde her geçen farklılaşmakta, değişmekte ve çeşitlenmektedir. Zevk merkezleri arasında gidip gelen kişiler her türlü değerleri ayaklar altına alabilmektedir. Bunun doğal sonucu olarak doyumsuz, kanaatten uzak ve şükür kavramından bihaber insanlar toplumsal hayatta belirleyici olmaktadır. Oysa Türk toplumsal yapısında her zaman umudu oraya çıkaran düşüncelerimizden, “Hak var hayırlısı var” ya da, “Mevlam neylerse güzel eyler” ifadeleri hiç eksik olmamıştır. Ancak bu zihniyet, popüler kültürün tesiriyle tehdit altındadır.Batı toplumsal yapısında zevke yönelik tepkiler de olmuştur. Örneğin Balzac: “ Dünya zevkleri acıdan başka bir şey doğurmaz” derken bu duruma işaret etmektedir. Umut sadece fakirin ekmeği değil bir toplumun var olması yönündeki en önemli anlayıştır. Gelecekle ilgili umudu olan birey ya da toplumlar, umudunu zevklerine terk-i diyar etmiş birey ya da toplumlara göre daha mutlu olacaktır.Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası isimli ibretlik romanında; zevkleri uğruna her şeyini yitiren Bihruz Bey örneği ya da, H.Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Menmun isimli romanında ki Bihter Hanım karakteri de zevk uğruna düşülen hazin durum ve acı sonları çok iyi gösterir.
Şüphesiz her şeyden önce yaşamdan ne beklenildiği sorusu önemlidir. Her tekneye yelken olan bir toplumsal ruh halinin mutluluğa kolay ulaşacağını düşünmek fazla safdillik olur. Kişinin kendi dünyasında oluşmayan, ortaya çıkmayan mutluluğu için devlet olgusunun da yapacağı bir şey yoktur. Zira, Aristo’ya yüzyıllar sonrasında katılmak en azından Türk toplumsal yapısı açısından olanaksızdır. Öte yandan, Her şeyin de devletten beklenildiği, sözde sivil toplum kuruluşlarının başka cinlikler peşinden koştuğu ve bireyselleşmenin hakim unsur olduğu böylesi bir zamanda artık devletten de bireylerini mutlu etmesi beklenildiği de doğrudur.
Gogol, bu dünyada hiçbir şeyin sürekli olamayacağını söylerken sevincin/mutluluğunda gelip geçici olacağını ifade etmişti. Belki de bu durumun sebebi Sait Faik Abasıyanığında belirttiği gibi, saadetlerin kıskanıldığından dolayıdır.Kader inancımız gereği, kederlerimizi ve sevinçlerimizi onları yaşamadan çok uzun zaman önce seçtiğimiz bir gerçektir. Yinede, son söz olarak; huzur ve mutluluğu kendi içimizde bulamıyorsak başka bir yerde aramak boş bir uğraş olacaktır. Şu da bir gerçektir ki; umudu olanlar her zaman için umudu olmayanlara göre daha mutludur.
Mutlu ve huzurlu günler sizinle olsun...