M.Ö. yaklaşık 8000 yıllarında, başta Aşağı Mezopotamya olmak üzere, kimi büyük ırmakların alüvyonlu topraklarında yerleşik tarıma geçilmesi, toplumsal yapıda köklü bir değişimin kapısını araladı.

lign="justify"> Üretimde ki büyük verimlilik artışı, toplum fertlerinden önemli bir kesiminin doğrudan üretimden ayrılmasına, sınıflaşmanın belirginleşmesine, toplumsal yapının karmaşık bir yapıya bürünmesine neden oldu. Şüphesiz böyle bir toplum formasyonunda müşterek işlerin kendi doğal akışında gitmesi mümkün olmazdı, zira olmadı da. Son tahlilde toplumsal yapı iş bölümüyle, yani devlet organizasyonuyla kısmen de olsa düzene kavuşabildi. Böylece M.Ö.3500 yıllarında devlet denilen kurum ortaya çıktı.

Geniş anlamda devlet; yönettiği toplumu içeren kapsamlı bir organizasyondur. Geçmişte bazı ülkelerdeki fertlere uyruk denirdi. Milliyetçiliğin yaygınlaştığı bir dönemde uyruklar, vatandaş olarak anılmaya ve adlandırılmaya başlanmıştır. Burada ki vatandaşlık bilinci; kâğıt üzerinde, verili bir sıfat değil, toplumsal bir mücadelenin sonucunda elde edilmiş bir kazanımı ifade eder. Ayrıca vatandaşların oluşturduğu topluma da millet denmiştir. Ulus-devletler bu şekilde ortaya çıkmıştır. Böylelikle devlet geniş anlamda milleti de kapsamıştır.

Türk toplumsal yapısında ise, Cumhuriyetten önce vatandaşlık bilinci yerine kul anlayışı hâkimdi. Cumhuriyet; yüzyıllarca kul anlayışında yaşayan toplumsal yapının fertlerine vatandaşlık bilinci yerleştirmek için uğraştı. Her türlü çaba ve gayrete rağmen vatandaşlık bilincine ulaşmak kolay olmadı. Hala vatandaşlık tanımı üzerinde ki uzlaşmazlıklar, tartışmalar bu söylenenlerin en açık kanıtı değildir de nedir? 

Türk toplumsal yapısında vatandaşlık bilinci çoğunlukla kâğıt üzerinde verilmeye, anlatılmaya, aktarılmaya çalışılmıştır. Bununla beraber herkesi kapsayacak bir vatandaşlık tanımı yapılmasına da dikkat edilmiştir. Buna rağmen vatandaşlık tanımının içinde kendini görmeyen, bu tanımda kendini bulamayanlar seslerini zaman zaman yükseltmişlerdir. Vatandaşlık bağının, kavramının, içeriğinin sıklıkla vurgulanması; vatandaşlık bilincinin yaygınlaştırılıp kökleştirilme isteğinden kaynaklanmaktadır. Hâlbuki hukuki olarak çerçevesi çizilmiş bir haklar ve ödevler dizgesine uyumluluğa indirgenen vatandaşlık anlayışı, vatandaşların katılım ve kendi kendilerini yönetme eğilimlerinin ve yeteneklerinin göz ardı edilmesine neden olmaktadır.

Ahlaki, dini ve geleneksel toplumsal normların yanında insanları uygarlaştıran, sosyalleşme anlamında vatandaşlaştıran, onları cumhuriyetin vatandaşları haline getiren temel mekanizma ulus-devlet kontrolünde ki eğitim sistemidir. Bu bağlamda milli kimliği tanımlayan ve yayan eğitim sistemi, baskıcı yöntemlere başvurmadan kolektif üst kimlikle(Türk kimliği) kültürel alt kimlikleri (etnik ve yerel kimlikler) uzlaştırıp, bütünleştirecektir. Kaldı ki ulus-devletlerde temel eğitimin zorunlu olmasının altında yatan temel gerçeklik; eğitim sisteminin vatandaşlığı üreten bir özelliği bulunmasından dolayıdır. Yeri gelmişken Cumhuriyetin kurucu kadrosunun vatandaşlık bilincine ne kadar önem verdiğini eğitim sisteminde ortaya koydukları çabayla anlayabiliriz: 1928-1939 yılları arasında 17.000'e yakın öğretmenle 20.000'e yakın dershane açılmış ve 600.000 vatandaşa okuryazar diploması verilmiştir.

Vatandaşlık tanımının içeriği bizatihi vatandaş olmaya aday ferler tarafından belirlenmemiştir. Ya da vatandaşlık tanımının özünde toplumsal bir mücadele söz konusu değildir. Bunun içindir ki, temel kavramlara yönelik itirazlar bir türlü durulmamıştır. Keşke Türk toplumu vatandaşlık bilinç ve hakkına kendi mücadelesi sonucunda ulaşabilseydi! Ancak, o zaman ki şartlar itibarıyla ve yukarıda değinilen nedenlerden dolayı bu mümkün olmadı.

Vatandaşlık bilincinin özünde; birlikte yaşama iradesinin ortaya çıkması amaçlanmaktadır. Bunun için anayasalar-ana tüze- vatandaşların hak ve ödevlerini konu alan metinler olarak bir arada yaşamayı düzenlemeye çalışmışlardır. Birlikte yaşama sorununu aşamayan toplumların yazılı kuralları detaylı olur. Her norm, kural bir kaygının sonucunda ortaya çıkmıştır. Her kuralın geri planında bir korku bulunmaktadır. Ayrıca, hukuk normu enflasyonu yaşayan toplumlarda, belirli dönemlerde koyulan kuralları yeniden tartışmak adeta gelenek olmuştur. Birlikte yaşama iradesinin yazılı bir beyanı olan anayasayı da belirli aralıklarla vatandaş adına(?) siyasi erk tartışmaya açar. Bu yeni bir şey değildir. Yıllardan beri böyledir. Üstüne üstelik vatandaşların uyması için ortaya koyulan anayasaların hepsi olağanüstü dönemlerin ürünü olunca, birlikte yaşama iradesinin güçlükle ayakta kaldığına dair bir kanaat uyanmaktadır. Bugün İngiltere'de yazılı bir anayasa yoktur. Buna rağmen İngiliz toplumunda her şey kurumsallaşmış, toplumsal gelenek İngiliz vatandaşlığı çerçevesinde oturmuştur. Buna karşılık bizdeki anayasa ise hemen her şeyi kapsamış ve tanımlamıştır.

Şimdi ise bir grup akademisyen, siyasetçi bir araya gelerek; basından ve herkesten adeta kaçarcasına, benimde içinde bulunduğum 72 milyon insanın ilgilendiren bir anayasa taslağını Ankara'dan uzak bir yerde hazırlamışlardır! Bu taslak üzerine tartışmalar yoğunlaşmış, herkes yangından mal kaçırırcasına kendi ideolojik örgüsü kapsamında anayasa değerlendirmesi yapmaktadır. Müşterek kaygı ya da beklentiler tartışmaların içinde yoktur. Yine değer eksenli tartışmalar, birlikte yaşama idealinin önüne geçmektedir. Bireyler kendine benzeyen bir toplum, inançlarına uygun bir anayasa hayal etmektedir. Bu durum bireysel hedef bağlamında anlamlıdır. Ancak toplumsal ideal açısından sakıncalı, ayrıştırıcı bir tarafı bulunmaktadır.

Bir defa birlikte yaşama bir medeniyet göstergesidir. Biz bu olgun tavrı yüzyıllar önce gösterdik. Medeniyet, başka bir ifadeyle medenilik denilen şey; aslında birbirine benzemeyen insanların birbiriyle ilişki kurabilmesidir. Eğer bireyler kendilerine benzemeyen kişilerle ilişki kuramıyor, bir diyalog ortamı oluşturamıyorsa narsizm egemen bir psikoloji haline gelmiş demektir. Nitekim narsistler sadece kendilerine benzeyenleri iyi ve doğru kabul ederler.

Birlikte yaşamak demek aynılaşma demek olmadığı gibi, pragmatik davranışı vazetme demek hiç değildir. Ortama uyum sağlamak için kendini değiştiren, kendisi olmaktan çıkan kişiler her toplumda mutlaka olmuştur. Özellikle hükümet değişimlerinde bu durum fazlasıyla görülür. Kendi olmayan bireylerden kurulu bir toplumun şahsiyetli ve milli olması mümkün değildir.

Birlikte yaşamayı-eskiye kıyasla- tam anlamıyla başaramadığımız ortada. Bu nedenle durmadan tartışıyor, çekişiyoruz. Gerçi birlikte yaşamanın ilk merkezi ailedir. Aile yapısında yaşanılan gerilimler, doğru orantılı bir şekilde toplum yapısına, oradan da siyasal kurumlara yansımaktadır. Birlikte yaşamayı iki türlü sağlamak mümkün olabilir: Birincisi devletin güçlü ve kudretli olması. İkincisi yine güçlü bir devlet içinde, vatandaşlık bilincine sahip kişilerce millet seviyesine ulaşılması...

Eski Yunandan beri düşünürler, rakipsiz bir siyasal güce sahip bulunan devletin baskıcı olmaması için nasıl bir yapıya sahip olması gerektiği sorunu üzerine kafa yormuşlardır. Şimdiye dek bulunan en etkili çözüm, bu gücün kendi içinde bölünmesidir. Güçler ayrılığı kuramını en belirgin biçimde savunmuş olan düşünür Montesguieu olmuştur. Güçler ayrımı yaklaşımı da birlikte yaşamak için tasarlanmıştı. Aristo'dan beri var olan tartışmaların özünde bir arada yaşamanın sihirli formülünü bulma amacı vardır. Bu formül de çoğunlukla anayasalarla ortaya konulmuştur.

Olağan bir anayasa hazırlamanın arifesinde ki devlet ve toplum hayatımız bir dizi gerginliklere sahne olmaktadır. Vatandaş kavramının içeriği, toplum ve devlet arasındaki ilişkilerin yönü, bireysel hak ve ödevlerin muhteviyatı yeniden tartışmaya açılmıştır. Ancak yeni bir anayasa hazırlayıp, toplumsal kesimler arasında uzlaşma sağlanmasını şimdilik mümkün görmüyorum. Çünkü tarihimizde olağan bir dönemde hiç anayasa hazırlanmadı, böyle bir geleneğimiz yok. Bunu başarırsak çok şeyi başarmışız demektir. Nitekim uzlaşma özelliğini kaybeden, vazgeçilmez milli ve manevi kabuller saklı kalmak kaydıyla, karşılıklı hoşgörüyü yitiren bir toplumun bir arada yaşaması teorik olarak mümkün olmaz.

Türk toplumunun birlikte yaşama iradesinin muhafazası için her türlü sıkıntıyı göğüslemek pahasına el sıkılmasını, Türk demokrasinin geleceği için meşru çözüm ve çare yollarının dışında ki her türlü önerinin dışlanması, milli egemenliğin merkezine olan inancın ısrarla ve taviziz bir şekilde vurgulanmasının birlikte yaşama iradesine katkı yapacak tarihi davranışlar olduğunu herkes anlamalı ve görmelidir. Bu sorumlu ve milli yaklaşımlar Türk toplumsal yapısındaki fertlerin bir arada yaşamasına önemli ve kalıcı bir katkı sağlayacaktır.

Hülasa edilecek olunursa; birlikte yaşama iradesini önce kendimizde, ailemizde, çevremizde, işyerimizde, okulumuzda hayata geçirmeliyiz. Bu toplum taban da bir olursa, tavan da zaten bir arada olur. Türk-İslam medeniyetinin hayat ve huzur bulması önce kendi içimizde ki huzurun oluşması ve olgunlaşmasına bağlıdır. Bu itibarla anayasa metni hazırlamak demek, sorunları çözmek demek değildir...

- - - - - - -