Türkiye zor ve meşakkatli günlerin baskısı altında soluk alamaz bir duruma gelmiş, her taraftan kuşatan sorunların etkisiyle karamsarlığın içine gömülmüştür.
Farabi'nin ‘Faziletli Şehir' ya da Campanella'nın ‘Güneş Ülkesi'ne' benzer ideal toplum ve devlet düzeni, vatansever her samimi insanın gönlünde ve hedefinde yer alsa da, bu zamana kadarki gelişme ve yaşananlardan, bunun gerçekleşebilmesi için en ufak bir emarenin dahi olmadığı gayet net olarak görülecektir.Endişe verici bir kültürel yozlaşma (cultural corruption) her geçen gün etkisini yoğunlaştırmaktadır. Ayrıca sınırlarını genişletme - nereden nereye kadar belli değil- vaadiyle, özgürlüğü yalnızca sözde sahiplenilmesinin şu ana kadara aksi sonuçları ortaya çıkardığını söylemeliyim. Nitekim, bu vazgeçilmez mefhum, demagoji ve duygu istismarıyla hırpalanmakta, özgürlük alanları bilakis daralmaktadır. Hükümet olma iddiası taşıyan zihniyetin, meselelere tarafgirliğin derin dehlizlerinden bakması, söz ve niyetlerindeki uyumsuzluk bugünkü kara döneme ulaşılmasında başlıca faktör olmuştur. Özel hayatların ihlali, iletişim hürriyetinin katli, kimsenin kimseye itimat etmemesi, kuşkuların kanaat haline gelmesi bugünkü manzaranın kara görüntüsünün küçük bir bölümüdür.
Yaşadığımız coğrafyada kavramların birbirine bu kadar karıştığı, doğru ile yanlış, güzel ile çirkinin birbiriyle bu denli iç içe geçtiği ikinci bir dönem olmuş mudur merak ediyorum?
Dostoyevki'nin deyimiyle; sınırsız bir hürriyetten yola çıkarak, sınırsız bir zorbalığa giden yolun kapıları aralanmak üzeredir.
Esasen hayatın her bölümünü ve sorununu propaganda tekniklerine girdi olarak değerlendiren bir siyasi yapılanmanın, samimi olarak topluma katacağı bir şeyi yoktur. Şunu kabul etmeliyiz ki; Carl Schmitt'in de deyimiyle, siyaset artık yalnızca ideolojiler etrafında değil, hayat tarzları ekseninde de şekilleniyor. Ancak, bu durum siyasetin gelişme ve kalkınma merhalelerini geçememiş, feodal eğilimler taşıyan ve pre-modern bir görünümde olan topluluklarda tehlikeli sonuçlara yol açabilecektir. Bireysel ihtiyaçların, müşterek ve vazgeçilmez kabullerin çok önüne geçmesi, milli değerlerin unutulmasına ve terk edilmesine neden olacaktır. Hızla pragmatik bir zemine kayan ve günlük meselelere mıhlanan siyaset yapısı, inanılmaz derecede kısır bir döngüye girmiştir. Buradan nasıl ve hangi yollarla çıkılacağı şimdilik tam belli olmasa da, buna öncü olması gereken milli(yetçi) aydınlara şu an için rastlamak ihtimal dâhilinde değildir!
Bir kavramdan bahsedilme sıklığı; gerçekte o kavramın kullanılma ve uygulanma düzeyinin zayıflığına kuvvetli bir işarettir. Demokrasi bu konuda liderliği muhafaza etmektedir. Şu hususun altını çizerek ifade etmek gerekiyor: Demokrasi mutlaka önce (rasyonel) bireylerde yaşanır. Bireyde yaşanmayacak olan demokratik bir anlayışın var olabilmesi, toplum ve siyaset hayatında karşılık bulması herhalde mümkün ol(a)mayacaktır. Zira çok partili siyaset geleneğimizin her veçhesi tetkik edildiğinde, bu söylemeye çalıştığım hususla ilgili sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkündür. Sübjektif hislerden, objektif izah tarzına geçişin kolay olmadığı, küçüklükten itibaren sürekli bir şeylerin ya da birilerinin tarafında olmak zorunda kalınması, söz ve inisiyatif hakkına çok geç ulaşılması, benim dediğim doğrudur, yaklaşımlarıyla temel umdeleri belirlenen bir sosyal yapının demokrasiyi anlaması ve yaşaması, benim ejderha olmam kadar zordur!
Bir başkalarını memnun etmeye yönelik kişisel yaşam planlaması, bir süre sonra tam olarak şahsiyet yoksunu insanların ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Söyledikleri ile düşündükleri arasında uçurumlar olan bir kişiliğin demokrasi, özgürlük, hak, hukuk ve milliyetçilik gibi değerleri anlaması ve içselleştirmesi herhalde zor olacaktır. Buradaki görüşlerimin eklektik bir tarafının olmadığını ifade etmeliyim. Konuya, F. Sabri Ülgener'in ‘Zihniyet ve Din' isimli eserinde aktardığı bazı beyitleri makaleye alarak devam etmek istiyorum (s.316): ‘Kılur namaz niyaz eder Hakk'a, Varır bey kapısına hem tımar umar." "Açmaz, ol besmelesiz dükkânı, aldatır bulsa veli, şeytanı"
Bu haliyle yine Devlet Bahçeli'nin çok önemli gördüğüm (17 Şubat 2008 TBMM) bir sözüyle ne demek istediğimi daha da netleştireyim. Şöyle diyor Sayın Bahçeli: "...Bugünkü iktidar mensuplarının yaşayış ve hayatı algılama biçimlerine bakıldığında; inanç ve ilkelerinin şekil tarafında kaldığı, tavır ve davranış biçimine yansımadığı gayet net olarak görülebilecektir..." Bu tespitlerle, yüzyıllar önce kaleme alınan ve rahmetli Ülgener tarafından bugünlere ulaştırılan beyitlerdeki mana arasındaki muazzam benzerliği eminim ki dikkatli okuyucu hemen fark etmiştir. İşte bizim asıl sorunumuz burada yatmakta ve hemencecik çözülme ihtimali de görülmemektedir. Bu nedenle, Türk toplumunu oluşturan fertlerin kahir ekseriyeti anlamlı ve makul bir hayata sahip değillerdir.
Normal şartlar altında, sosyal yapının -hızlı veya yavaş- değişmesi, sosyal karakteri değiştirmekte, bu durum yeni ihtiyaç ve taleplerin doğmasına zemin hazırlamaktadır. Bugünkü gelişmeleri dikkate aldığımızda; toplumun son derece durağan ve statükoya teslim olduğunu, bu itibarla değişmekte direnen sosyal sistemle karşı karşıya olduğumuzu belirtmek gerekecektir. Elbette, sosyal yapıdaki her kıpırdanma ve buna yön veren düşünce ya da siyaset mümessilleri, fertlerin psikolojik ihtiyaçlarını tatminden ve anlam arayışlarına cevap vermekten uzak olunca, sosyal yapının dinamik bir bütüne kavuşması kısa zamanda mümkün olmamaktadır.
Eric Fromm'un bu minvalde dile getirdiği sözlerini hatırlamak faydalı olacaktır: "Herhangi bir doktrinin veya fikrin etkili olması, seslenmiş olduğu kimselerin karakter yapısındaki psikolojik ihtiyaçları karşılama derecesine bağlıdır. Bir fikir, ancak belli sosyal grupların kuvvetli psikolojik ihtiyaçlarını karşılayabildiği takdirde tarihin akışı içinde etkili bir güce sahip olabilecektir."
Bu zaviyeden meseleye baktığımızda, içinde bulunduğumuz döneme damgasını vuracak ve insanlarımızın psikolojik ihtiyaçlarını gerçek ve doğru bir biçimde karşılayacak tek fikrin milliyetçilik olduğu rahatlıkla görülebilecek ve anlaşılabilecektir.
Buna temas ettikten sonra, sosyal yapıyı -olumlu anlamda- değiştirecek ve tarih içinde iddialı bir konuma getirecek esas amilin, fertlerin anlam ihtiyaçlarının karşılanabilmesine bağlı olduğunu not edelim.
Bu hususa da, siyaset metot ve yaklaşımlarıyla dikkatleri çeken MHP lideri Devlet Bahçeli'nin temas ettiği görülüyor. Sayın Bahçeli, 17 Şubat 2008 tarihli TBMM Grup konuşmasında konuyla ilgili olarak şunları söylüyor: "...Görüyor ve anlıyoruz ki, bugün muhtevadan yoksun bir özgürlük vaadi ve uygulamasıyla, vatandaşlarımız derin bir anlam kriziyle karşılaşmakta, doğan her gün yeni sorunları beraberinde getirmektedir. Elbette, bize göre kişilerin özgür olmalarının yanında, anlamlı ve huzurlu yaşamaları da vazgeçilmez bir hedef olmalıdır..."
Evet, bugünkü sorunların özünde yatan problemlerden birisi de -belki de en önemlisi- anlamlı yaşama konusundaki derin zafiyetlerdir. En başta, ne için ve neden yaşadığımızın daha somut karşılıklarının olması mutlak anlamda zaruridir. Burada işin içine felsefi tartışmaları sokmak gibi bir niyetimin olmadığını hemen söylemeliyim. Ancak, entelektüel düzeyde, felsefeyi konuşmadan bir anlam arayışının sıhhatli bir sonuca ulaşmayacağını da peşinen söylemek istiyorum.
Anlamlı yaşamanın içinde, hayatın müşkülatını hafifletme, ortaya çıkan problemlere göğüs gerebilme, çıkan her soruna cevaplar üretebilme, çelişki ve belirsizliklerin olmaması vardır. Ancak bunlar hayatı istenilen düzeyde anlamlandırmak için yeterli değildir.
Anlam meselesini sadece maddi temel üzerinde ele alamayız. Milli kimlik, bir millete mensup olma (milliyetçilik), kültürel güç, geleneklerin etkinliği ve din de anlamlı yaşamanın belli başlı unsurları arasındadır.
Biraz cüreti aşan bir tespit olacaksa da, şunları açıklıkla söyleyebilirim ki; iki dünya savaşı da, ciddi bir anlam bunalımı ve kayması sonucunda ortaya çıkmıştır. Hayatı anlamlı yaşamak işte bu kadar önemli ve ciddiye alınması gereken bir göstergedir.
Bu kapsamda anlamlı yaşamak ve özgür olmakla ilgili sözlerimize farklı bir açıdan bakarak devam edelim: Aynı anda, bireysel özgürlüklerin hem de verimliliğin arttırılması modernitenin özgürlük vaadidir. Özgürlük, moderniteyle ortaya çıkan otonom bireyin temel özelliğidir. Hegel ve Weber'e göre modernitenin en temel özelliği seçme hürriyetidir. Bu haliyle, modern otonom birey, birey olmanın sayısız imkânları arasında istediği tercihi yapar.
Burada, moderniteyle ilgili bir hatırlatma yapmam gerektiğine inanıyorum: Modernite; 19.yüzyılın sonunda, 20.yüzyılın başlarında Alman sosyoloji teorisinde bir terim olarak ortaya çıkmıştır. Modern kapitalist endüstriyel devletin gelişimine paralel olarak geleneksel düzenin zıttı, ilerlemenin, ekonomik ve idari rasyonalizasyonun ve sosyal dünyanın farklılaşmanın meydana geldiği bir durum olarak tanımlamak mümkündür. Bunu, düşünce düzeyinde felsefi olarak formüle etmek ve meşrulaştırmak modernizm; Batı dışı toplumların söz konusu duruma ulaşma süreci ise modernleşme olarak nitelendirilir.
Hülasa modernite, modernizm ya da modernleşmenin arka planında; bunları hedefleyen toplumların hayatın meselelerine yönelik bir anlam bulma kaygısı bulunmaktadır. Bu anlam arayışı ve endişesi bir şekliyle ideolojileri, felsefi ekolleri ortaya çıkarmıştır.
Biz ise, kullandığımız ve hayatımıza dâhil ettiğimiz mefhumların birçoklarını, kendi ihtiyaç ve beklentimize paralel almadık ve üretmedik. Üstat Cemil Meriç'in bu hususta çok güzel bir sözü var: "Batı ruh yapımıza kendi mefhumlarını zerk ediyor. Bu yüzden idrakimiz mefluç bir hale geliyor. Kavgayı önce kelimeler dünyasında kazanmak gerekiyor."
Bu bağlamda önce kendi kültür ve inanç dairemizdeki anlam bunalımını aşmak zorundayız. Bunu aşamadığımız için sürekli başkalarına benzemeye çalışıyoruz. Küçüklüğünde başkalarına yaranmaya çalışarak sevilme ihtiyacını gidermeye çalışanların, olgunluk çağlarında sorumluluk sahibi olunca, bu defa da Batıya sırnaşmaya çalıştığına şahit oluyoruz. Tekrar burada Cemil Meriç'in bir sözünü hatırlamak yerinde olacaktır. "Kendimizi tanımak, irfanın varabileceği en yüksek merhaledir." Peki, biz, sözü edilen irfanın, şu anda neresinde ve hangi bölümündeyiz?
Gerçektende, kendi toplumumuz açısından söyleyecek olursak; var olan ve etkisini, arttıran, insanlarla kelime arasındaki kavgayı, insan lehine çevirmeden, sorunları aşmak mümkün olmayacaktır. Bugünkü sorunlu ve marazi ortamı değerlendirirken sürekli sonuçlarıyla değil, buna neden olan çok boyutlu sebep tarafıyla da ilgilenmemiz gerekiyor. Yoksa bugüne saplanıp kalındığı takdirde, zaten sorunlu olan ve değişme ve gelişmede son derece isteksiz olan toplumsal yapının geriye doğru kıvrılması gündeme gelebilecektir. İlerlemeye müteveccih çabalardan inhirafı en az düzeye indirmeden, hedeflenen toplum ve devlet düzenine ulaşmak kolay olmayacağı gibi, bu sadece siyasetin işi ve üstesinden gelebileceği bir konuda değildir.
Bugün, nerede ve nasıl duracağı belli olmayan bir bozulma hali, kavramların ters yüz olması, derin bir anlam bunalımı eşliğinde günlük endişelerin her şeyin önüne geçtiği bir manzarayla karşı karşıyayız. Başlangıç olarak bu patolojik vakayı tedavi etmenin yolu; milli bilincin yaygınlaşması ve milli kültürün zamanın şartlarına uygun olarak, ama dünle bağını zayıflatmadan değişmesinden geçmektedir.
İnsanımızın içinde kıvrandığı anlam bunalımından çıkışın birçok yolu olsa da, milliyetçiliğin-aynı zamanda dinin- bu fasit daireden kurtulmak için çok büyük destek olacağını ifade etmeliyim. Sözlerimi yine Cemil Meriç'in düşünceleriyle bitiriyorum: "Milliyetçilikten başka kurtuluş yolu yoktur. Milliyetçilik tarih demektir, kendini bilmek demektir."