Daha önce, Türkiye ile ilgili ve Osmanlı’dan bu yana süregelen bir “toplumsal dönüşüm projesi” açıklamıştım. Bu, her hangi bir resmiyeti olmayan ve tamamen Türk devleti’ni zaafa uğratıp, dolaylı yollarla ele geçirmek, halkını ve kaynaklarını sömürmek isteyen harici mihraklar tarafından, dahili işbirlikçilerle beraber yürütülen sinsi bir projedir. Projenin aslı,müsebbibin idamı ile sonuçlanan  çok eski bir hikâyedir.

trong>
         Anlatalım.

         1820’lerde Fener Rum Patriği olan Papa V. (Çingene) Gregorius, dönemin Rus Çarı’na Türklerin yola getirilmesi ile ilgili bir mektup yazar. Mektuptan Padişah II. Mahmut haberdar olur. Diğer yıkıcı ve bölücü faaliyetleri nedeniyle zaten patriğin suç dosyası kabarıktır. Mektup da deşifre olunca, malum Papa, patrikhanenin kapısında asılarak idam edilir. İşte o mektup:

         “Türkleri, maddeten ezmek ve yenmek mümkün değildir. Çünkü Türkler çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefis sahibidirler.

         Bu hasletleri de, dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, an’anelerinin kuvvetinden; Padişâhlarına, kumandanlarına ve büyüklerine olan itaat ve sadakatlerinden ileri gelmektedir.

         Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar.

         Onların bütün meziyetleri, hattâ kahramanlık, cesaret ve secâat (yiğitlik, yüreklilik) duyguları’ da an’anelerine (örf, adet ve geleneklerine) olan bağlılıklarından, ahlâk salâbetinden (sağlamlık ve yüksekliğinden) ileri gelmektedir.

         Bu nedenle, Türklerde, evvelâ itaat ve sadakat duygusunu kırmak ve manevi bağlarını yok etmek,dini metanetlerini zaafa (zayıflık-kuvvetsizlik) uğratmak icabeder. Bunun da en kısa yolu, milli ve manevi ananelerine uymayan harici fikirler ve davranışlara onları alıştırmaktır.

         Türkler, dış yardımı reddederler; Haysiyet duyguları buna manidir. Velev (hattâ isterlerse) ki, geçici bir süre için zahiri (görünen) kuvvet verse de, Türkleri mutlaka dış yardıma alıştırmalıdır.

         Maneviyatları sarsıldığı gün,Türkleri kendilerinden şeklen çok kudretli, kuvvetli, güçlü, kalabalık ve zahiren hakim kudretler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir.

         Bu sebeple, Osmanlı devleti’ni tasfiye için mücerret olarak (yalnızca) harp meydanlarındaki zaferler kâfi (yeterli) değildir, ve hattâ sadece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vakarını (ağırbaşlılığını) tahrik edeceğinden, hakikatlere nüfuz etmelerine de sebep olabilir.

         Yapılacak olan, Türklere hiçbir şey hissettirmeden bünyelerindeki bu tahribatı, her ne pahasına olursa olsun tamamlamaktır.”

         Patrik nam Papa’nın mektubu; İznik Konsüllerinin aynı konuda aldıkları kararlar ile örtüşür ve yol gösterir mahiyettedir. Bu mektup, kendini Bizans’ın hamisi sayan ve SSCB’ne kadar Bizans bayrağını kullanan Çarlığa ‘bahusus projeyi’ ilham eder. Proje, başta yakın akraba Fransa ve İngiltere olmak üzere bütün batı’ya açılır ve anlatılır. Kısa sürede benimsenir ve uygulamaya konulur.

         İlk dış borç, aradan fazla bir süre geçmeden Fransa’dan alınır. Sonra, misyoner olarak özel surette eğitilmiş Fransız dilberleri-kızları ‘mürebbiye’ ithal olunur. Bu mürebbiyeler tarafından özenle yetiştirilen Osmanlı delikanlıları eğitim için Paris ve Moskova’ya gönderilir. Döndükleri zamansa tahribat başlar. Plân çok başarılıdır.   

         Bunun diğer bir anlamı da; (projeyi çok iyi bilen ve başarı etkisini gören) Lord Kingros’un, İnönü’ye açıkladığı vasiyeti gereği Lozan’ın intikamını almak ve ülkeyi Sevr şartlarına dönüştürmektir. Bu çaba, büyük Atatürk’ün vefatı ile başlamış, 1950’ye kadar aralıksız sürmüş ve 10 yıllık bir kesintiden sonra 27 Mayıs 1960’dan itibaren yeniden yürürlüğe konulmuştur. Projenin temelinde kadrocular, bazı 150’likler, sol akımlar, Ermeniler, Rumlar, Yunan asıllılar, dönmeler, devşirmeler, koministler ile Atatürk’ün ülkemizden kovduğu Masonlar ve misyonerler vardır.

         Proje, tam anlamıyla gericidir. İrticai’dir. Mensup ve taraftarları son Osmanlı hükümeti gibi zayıf “maşa ve muhtaç hükümet” özlemi içindedir. Öyle maşa bir hükümet ki; Dış borcu nimetten sayacak, yeniden kapitülasyon devrini açacak, Türkiye’yi borçlandıracak, özelleştirme adı altında milli servetleri yabancıların yararına sunacak, her türlü denetimi kaldıracak, sol elit ve imtiyazlı sınıfı emperyalist ve kapitalistlerle ortak edecek, ceplerine iki pasaport koyacak ve çifte vatandaşlığın yolunu açarak “globalleşme ve küreselleşmeyi” yabancıların Türkiye’yi sömürerek semirmesi esasına oturtacak…

         Bunun için geleneksel bürokrasiyi çökertmek, lâiklik kisvesi altında ve ‘Tevhid-i Tedrisat Kanununa” aykırı olarak ‘tam bir gericilik, yobazlık ve irtica’ ile insanları din ve diyanetlerinden uzaklaştırmak, dini eğitim ve öğretimi olabildiğince kısıtlamak, milli değer ve manevi mukaddesleri baltalamak, ahlâkı yozlaştırmak, ahlâksızlık, sapıklık, iyilik ve insanlığı yok etmek; Böylece Türk milletini tarihi onur, ilke ve erdemlerinden arındırıp, paraya tapan, aç gözlü, heves, hırs, şehvet düşkünü ve ihtiraslarının zebunu olmuş zavallı, alçak mahluklara dönüştürmek ana hedeftir. Tıpkı kendileri gibi…

         Dahası, dokunulmazlıklar ihdas ederek imtiyazlı sınıfı koruma altına almak. Adalet ve hakkaniyete dayalı “hukuk devletini” ortadan kaldırarak, sosyal devleti, kapitalist ve emperyalist devlete dönüştürmek suretiyle halkı “potansiyel müşteri” olarak gören, Atatürk ve Türk inkılâbına aykırı yapılanmayı hayata geçirmek.

         “Her insan bir devlettir”, “Devlet insan için vardır”,“İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” ve “Zulüm abâd etmez insanı, ilim abâd eder” ilkelerini yaşam boyutundan kaldırarak; Devleti Milli hedefler ile varlık nedenlerinin dışına çıkartmak. Doğal olarak sonuçta: Globalizm ve küreselleşmeyi, Türk insanı ile bütün masum ve mazlum (az gelişmiş) ülkelerin müşterek çıkarlarına kullanmak varken, tam tersine bir yol izleyerek “tek dişi kalmış canavarlara” ülkeyi ve insanı peşkeş çekmek..  

         Soygun-vurgun, sahtecilik, üç kâğıtçılık, yalan-dolan ve talanı kolaylaştırmak. Kaçakçı, soyguncu ve hortumculardan anarşist ve teröristler oluşturmak. Ekonomik suça, ekonomik ceza, ticari sır, geniş kapsamlı devlet sırrı (!?) gibi çağdışı ve insanlığa aykırı usul, esas ve kavramları yerleştirerek, gasp, irtikap, sahtecilik ve her türlü yolsuzluk ile hortumculuğu teşvik ederek uygun ortamı yaratmak. Böylece, üretim ekonomisini rantiyeciliğe iblâğ ettirmek. Amaç bu. Peki araçlar nedir.

         Araçlardan birincisi demokrasiyi yozlaştırmak. İnsan hakları kavramını ayrılıkçı, bölücü ve terörist gruplara nimet olarak sunmak. Diğer taraftan da, gerçek anlamda üreten vatandaşı pahalılık, enflâsyon, deflâsyon, faiz, yüksek (haksız) ve dolaylı vergi, harç (haraç) düşük maaş ve maaşlar arasında eşitsizlik, dengesizlik ve adaletsizlik kıskacına alarak, yokluk, yoksulluk, fakirlik ve cehaleti körüklemek. İnsanları ezmek. Kişiliksizleştirmek. Güven ve kimlik bunalımına sokmak. Yapay olarak yaratılan bunalımları desteklemek ve derinleştirmek için ara da bir kriz yaratmak.

         Vatandaşı “ADALET’Mİ, GÜVENLİK’Mİ” gibi, aldatıcı ve yanıltıcı bir tercihe zorlamak. Adaleti, sözde güvenlik uğruna (bilerek ve isteyerek) feda etmek. Siyasette ise; Temsilde Adalet, Siyasette İstikrar aldatmacası ile demokrasiyi dışlamak...

         Yozlaşmayı sürekli kılmak, milleti (art niyetli veya bilgisiz,beceriksiz,vizyonsuz)  kalitesiz, karizmasız, milli ve manevi değer, ilke ve erdemlerden uzak, siyasi iktidar ve hükümetlere bağımlı hale getirmek içinse; Bir taraftan genel aflar, vergi afları ve disiplin afları çıkartmak, borç silmek, diğer taraftan “nâmerde muhtaç hale getirilen” memur ve emeklilere adalet ve hakkaniyet ilkelerine bütünüyle aykırı zamlar yapmak.

         Bütün bunlar projenin çok iyi yürüdüğü ve pek ustaca yürütüldüğünü gösterir. Yürütenler ise, artık kurumlara girmişler, atanmışlar, seçilmişler ve aklın alamayacağı yerlere kadar yükselmişlerdir. Bunlar, devletten en yüksek maaşı alırlar. Hiçbir hukuk devletinde kimseye nasip olmayan ayrıcalık ve imtiyazlardan yararlanır, üstelik, insan hakları, adalet ve hukuka temelden aykırı “dokunulmazlıkları” vardır. Emeklilikleri de ayrıcalıklı ve imtiyazlıdır. Kimisi emekli olduktan sonra bile çeşitli vakıf, kurum ve kuruluşlardan ayda 35 milyar TL’ye varan maaşlar edinir. Fiilen çalışanlar arasında maaşı 100 milyar TL’yi aşanları da vardır. Yasa ile kurulu Sendika, Vakıf, Oda, Banka ve Borsa’ larda ayrı bir saltanat hüküm sürer. Bunların çoğu “sarı” sömürü unsurudur.

         Oysa, Türkiye Cumhuriyeti anayasası “mutlak EŞİTLİK ve ADALET” üzerine kuruludur. Bakınız; Anayasa’nın, “değişmez, değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif olunamaz”  başlangıç ilkeleri ne diyor ?

         “Türk vatanı ve Milleti’nin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devleti’nin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği ‘MİLLİYETÇİLİK’ (!?) anlayışı ve O’ nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

         Dünya milletleri ailesinin EŞİT HAKLARA SAHİP şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin ebedi varlığı, REFAHI, maddi ve manevi mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;

         Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milleti’ne ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı; (Öyle ise, Anayasa’nın amir hükmüne rağmen AB’ye katılım konusu bu güne kadar neden millete hiç sorulmadı ? Diğer demokratik hukuk devletleri ve medeni milletler gibi REFERANDUMA neden gidilmedi. Bizi yönetenler arasında bu güne kadar hiç mi adalet ve hukuka saygılı, Anayasa’yı okumuş ve ‘uygulamak zorunda olduğunun bilincini’ taşıyan yönetici olmadı ?) 

         Sarahaten belirtilmiş ilkeler ve amir hükümlerdir. Bir’de 10. maddeye bakalım:

         “Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz”

         Şimdi “ADALELET ve KALKINMA (!?) partisi hükümeti’ne sorarlar:

         - NEDEN BU ANAYASA UYGULANMIYOR ?... ORTADA BİR KASIT’MI VAR ?

         Ülkenin insanı, canı-kanı, Mehmetçiği, gerçek değeri, değer üreten ve değerleri canı pahasına koruyanları fakrü zaruret içindedir. Evine ekmek götüremez. Çocuğunun cebine okul harçlığı koyamaz. Eşine mahçuptur, akrabasına, dostuna boynu bükük. Evinde en az iki işsiz vardır. Yıl sonunda aldığı artış, otobüs zammına bile yetmez. Çoğu yol parası bile bulamaz. Evinde hapis veya mahalle kaldırımlarında gezmeye mahkumdur. Gâvur dediğimizin emeklisi bile dünya turuna çıkar, dolaşır. Bizimki hastalıkla, yoklukla, yoksullukla, işsizlikle boğuşur. Eziktir. Istıraplıdır. Çilelidir.

         Ya, onu bu hale getiren diğerleri !...Neden ? bir türlü Hukuk Devleti olunamaz?

         Onlar hem ulusal ve hem de uluslar arası kaynaklardan domuz gibi beslenir. Yararlanır. Yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarındadır. Bunların ‘üretme’ diye bir marifetleri ve kaygıları yoktur. Sadece ‘tüketmeyi’ severler. Bütün işleri kaçak, kayıt ve kapsam dışıdır. Sonunda, bilerek veya bilmeyerek (gaflet ve dalâletle) devleti’ de tüketmeye doğru giderler.     

         İkincisi, memuru rüşvet almaya, halkı da rüşvet vermeye zorlamak, alıştırmak. Geleneksel kamu ahlâkını bozmak. Dengeleri derinden sarsmak. Doğal stabilizatörleri bilerek, alçakça yok etmek. Bilinçli, duyarlı ve sorumlu memur ve vatandaş yerine, ‘emir kulu’ prototipler yaratarak; Türk milleti’nin asil karakterinde var olan “sadece ve yalnızca Allah’a kul olmak” fikrine dayalı “özgür bireyi” yok etmek. Tıpkı Amerika’nın ‘demokrasi ve insan hakları adına’ yaptığı gibi; Özgürleşme, demokratikleşme ve modernleşme adına bütün bu inanç ve öz değerleri kaldırmak. Esas olarak da: Türk kimliğini, kişiliğini ve yükselen değerlerini yok etmek.

         Aslında bu, Türkiye üzerinde giderek yoğunlaşan ‘psikolojik savaşın muhtelif vetireleri ile güncelleşmiş versiyonlarından başka bir şey değildir. Aldatan put, proje gereği hükmünü icra etmektedir. İçerde bol taraftar bulmuştur. Dönmesi, devşirmesi, haini, zalimi; Türk’ün ekmeğini yiyip düşmanın kılıcını çalmak için adeta kuyruktadır.

         Konuya “Memura Disiplin Affı” ile girdik “Maaş Zammı” ve genel olarak, ülkenin ve bürokrasi’nin durumunu zaviyesinden baktık, inceledik. Tarihi bilgi ve belgeler ile Anayasadan örnekler vererek “süreci” değerlendirdik.

         Netice olarak:

         Yıllardır var olan ve mevcut hükümet tarafından da bilinçsizce uygulanan bir “Ulusu yozlaştırma ve ayrıştırma projesi’nin” pervasızca yürüdüğünü ve her şeye rağmen hükmünü sürdürdüğünü gördük. Proje’nin bir ‘halk partisi zihniyeti” sahiplenmesi olduğunu özellikle vurguladık. Neticesinin, gerici-solcu, ateist-pagan ve irticai kesimler, yani mürtecilerce amaçlanan yozlaşma, çürüme, toplumsal dengeleri bozma ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yıpratma ve yok etmeye yönelik olduğunu açıkladık.

         Bunların tamamı gerçek ve proje yıllardır yürürlükte.

         Yürütenler ise, kökü dış güçlere dayalı, devlet içinde ‘devlet gibi’ hareket etme cüret ve cesaretini gösteren; Dönme, devşirme, ateist, pagan ve yine bunlardan nemalanan yerli işbirlikçiler. Eki, ya bu işbirlikçilerin emaresi ne ?

         Bunlar, devlette etkin oldukları zaman bir taraftan, tabanı ezmek için vergileri yükseltir, harçlar koyar, aldıkları vergi ile oluşturan kurumlarca üretilen ürün ve hizmetleri yine ‘vergi, bedel veya harç’ alarak ‘vergi mükelleflerine’ satarlar. Diğer yandan kendileri vergi kaçırırlar. Kahir ekseriyeti kayıt ve kapsam dışıdır. Bankaları kullanarak soygunlar düzenler, halkı ve kurumları hortumlar, üç kâğıtçılık yapar, döviz-faiz ve borsa spekülâtörlüğü ile iştigal ederler. Alınların akı ve bileklerinin gücü ile ‘helâl kazanmak’ gibi bir eğilim, arzu ve alışkanlıkları yoktur. Her işleri rüşvet, iltimas, baskı, gasp, irtikap, sahtecilik, yolsuzluk ve suistimalle yürür. Bu güruhun ahlâki değeri sıfırdır. Klâsik kapitalizm ve güncel emperyalizmin insanlık düşmanı akideleri bunların yaşam biçimidir. Menfur emellerine ulaşmak için ‘Din Tüccarlığı’ ve ‘Siyaset Simsarlığı’ dahil kullanamayacakları kisve ve giremeyecekleri şekil ve renk yoktur. Bukalemun karakteri bunların doğasıdır. Hayatın her aşamasında karşımıza çıkar, devleti ve bireyi soymak için ellerinden geleni yaparlar. Bu nedenle:

         Adının başında “Adalet” kelimesi yer alan ve bunu “Kalkınma” söylemi ile tahkim eden “ADALET VE KALKINMA PARTİSİ” ve “HÜKÜMET” :

         1. Adının adamı olmak, adalet ve faziletle icra-i faaliyet ve hükümet etmek; Toplumda var olan ve kamu vicdanını derinden yaralayan bilumum imtiyaz, ayrıcalık, dokunulmazlık, adaletsizlik, haksızlık ve eşitsizlikleri mutlaka ve derhal kaldırmak zorunda, durumunda ve mecburiyetindedir. Zira, hiçbir şekil ve surette vekil; Asilden ziyade hak, hukuk ve tasarruf imtiyazına sahip olamaz. Doğal olarak vekil, asilin emrinde ve hizmetindedir. Yani, “HAKİMİYET, KAYITSIZ VE ŞARTSIZ MİLLETİNDİR” 

         2. Devlette süregelen ve artarak devam eden çürüme, yozlaşma, yosunlaşma, haksızlık, eşitsizlik, hukuk dışılık ve adaletsizliği kesin olarak ‘mutlaka ve behemahal’ önlemek zorunda ve durumundadır. Buna vekâleten memur ve mecburdur. Yükümlü ve sorumludur.Üstelik,bu doğrultuda vasiyete muhatap, emir kulu ve ‘vaat” sahibidir.

         3. Dar kapsamlı ve TBMM’nin gizli oturumlarında alınmış uluslar arası ilişkilere raci çok önemli kararlar hariç olmak üzere “devlet sırrı” sınırlanmak ve ahlâksız kapitalist ve emperyalistler lehine işleyen ‘ticari sır’ kavramını bütünüyle kaldırmalıdır.

         4. Genel af, ticari af, siyasi af, prim affı, alacak affı, imar affı, disiplin affı v.s., gibi muhtelif af’lar bir daha anılmamak üzere tarihe gömülmeli; Devlete dikkat, umur ve ciddiyet kazandıracak bütün tedbirler alınmalı, atanmış veya seçilmişi dahil bütün millet memur ve hizmetlileri tam bir ‘sorumluluk bilinci içinde” çalışır ve iş görür hale getirilmeli; Devletin ve halkın işleri en yüksek namusluluk, dürüstlük ve saydamlıkla, insanca ve ‘adam gibi’, ‘ilkeli, onurlu, düzenli ve disiplinli’ olarak yürütülmelidir.

         5. Çalışanlar arasında; Kıdem, ehliyet ve liyakat baz alınarak ücrette adalet mutlaka sağlanmalı, çete ve polis devletlerinde olduğu gibi asgari ve azami maaşlar arasına asla ve kesinlikle devasa uçurumlar konulmamalı; Asgari ücret ile azami ücret arasındaki fark % 100’ü aşmamalı ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu günün şart ve ihtiyaçlarına göre derhal değiştirilerek revize edilmelidir. 

         6. Ülkemizde, farklı kategorilerde emekli olan insanların % 90’ı perişan bir halde olup,bunların büyük bir bölümü açlık sınırının, miktarı çok az bir ‘imtiyazlı kesim’ dışındakiler de ‘yoksulluk sınırının’ altında maaş almaktadır. Bu durum devletin ve milletin utancıdır. Hükümetlerin varlık sebebi ve hukuk devletinin ilkeleri ile çelişir vaziyettedir. İleride birleştirilmesi öngörülen SSK, E. Sandığı ve BAĞ-KUR emeklileri arasında, en kısa sürede “norm ve standart birliği” sağlanmak suretiyle, bütün emekli maaşları insani boyut, norm ve miktarlara çekilerek, milletimiz ve devletimiz bu utançtan kurtarılarak, en değerli varlığımız olan İNSAN UNSURUMUZ korunmalıdır.

         7. Memura 40 + 40 zammı hem çok komik ve yetersiz ve hem de adaletsizdir. Bu nedenle, kök ücretlerde gerekli düzenlemeler yapılmak, adalet sağlanmak, belirli ilke ve kriterler uygulandıktan sonra “seyyanen” zam yapılmak suretiyle; Kesimler ve kategoriler arasında adalet sağlanmak zorundadır.

         Aksi taktirde, iktidar partisi “ADALET” ve “KALKINMA” kelimelerini adından kaldırıp atmalıdır.

Mustafa Nevruz SINACI
[email protected]

***

Sizde bu bölümde yazmak isterseniz sitemizin ilkelerine ters düşmeyen yazılarınızı  [email protected] mail adresine gönderin sizin adınızla yayınlayalım.