Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli TBMM Grup Toplantısı'nda Türkiye'nin iç ve dış gündemine ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. MHP Lideri Bahçeli ''Terörsüz Türkiye, silahları susturan, terörün kökünü kazıyan bir hedeftir. Terörsüz Türkiye, tarlaları ekinle buluşturan gelecektir. Terörsüz Türkiye, yeniden şenlenen köylerdir.'' ifadelerini kullandı.
MHP Lideri Bahçeli'nin grup toplantısı konuşması şu şekilde:
Değerli Milletvekilleri,
Aziz Dava Arkadaşlarım,
Muhterem Hanımefendiler, Beyefendiler,
Basınımızın Kıymetli Temsilcileri,
Konuşmanın başında sizleri hürmet ve muhabbetle selamlıyor, başarılarla dolu bir hafta geçirmenizi Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.
Bugünkü toplantımızı yurt içinden ve yurt dışından; televizyon ekranları, radyo kanalları, sosyal medya platformları vasıtasıyla takip eden aziz vatandaşlarımıza,
Gönül ve kültür coğrafyalarımızda haysiyetli bir hayatın mücadelesini veren bütün kardeşlerimize, en iyi dileklerimi sunuyorum.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Grup Toplantımız vesilesiyle bir kez daha sizlerle aynı çatı altında bulunmaktan memnuniyet duyuyor, her birinizi hürmetle, vefayla ve kardeşlik duygularımla selamlıyorum.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Ortadoğu’da önümüze gelen manzarayı bugün münferit olarak sadece sıcak çatışma başlıklarıyla, birkaç gün sürecek gerilim dalgalarıyla, askeri harekatlara dair haber akışıyla anlamaya kalkışmak, büyük resmi ıskalamak olur.
Karşımızdaki tabloda; diplomasi ile askeri harekatların, enerji kaynaklarının güvenliği ile sınır emniyetinin, uluslararası hukuk ile ırkçı ve mezhepçi zihniyetlerin arasında ilmek ilmek örülmüş çok katmanlı bir hesaplaşma ağı durmaktadır.
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak hava saldırılarıyla başlayan savaşın 7 Nisan’da iki haftalık ateşkese bağlanmış görünmesi, krizin bittiği anlamına gelmemektedir. Bu ateşkes, kapsamlı bir uzlaşıdan ziyade; tarafların stratejik ve temel hedeflerine ulaşamadığı bir noktada pozisyonlarını gözden geçirmesine imkân tanıyan geçici bir duraklama niteliğindedir.
Kalıcı çözüm zemini oldukça zayıftır.
Savaşın nihayete ermesi ve barışın sağlanması ise erişilebilir bir hedef olmaktan uzaktır.
Bunun içindir ki bugün “ateşkes” diye sunulan tabloyu safdil bir iyimserlikle değil, devlet ciddiyetiyle okumak zorundayız. Çünkü ateşkesin kendisi bile bir güç mücadelesinin aracına dönüşmüş durumdadır.
Trump’ın, Hürmüz Boğazı’nın açılması şartıyla iki haftalık ateşkesi kabul ettiklerini, İran’dan 10 maddelik teklif aldıklarını söylemesi; buna karşılık İran’ın da savaş hedeflerine ulaşıldığını ilan etmesi, krizin masaya taşındığını göstermiştir.
Anlaşılmaktadır ki silahların geçici olarak susması, hesapların kapandığı değil; gerek sahada gerekse masada yeniden ayarlandığı bir ara safhaya işaret etmektedir.
İslamabad’da 12 Nisan’da gerçekleştirilen doğrudan ABD-İran müzakereleri herhangi bir anlaşma sağlanamadan sona ermiştir. Yalnızca sahada değil; diplomatik zeminde de bütün ağırlığını sürdüren bu mücadele sonrasında görüyoruz ki ortada bitmiş bir kriz değil; yalnızca biçim değiştirmiş bir bilek güreşi mevcuttur.
İslamabad’da sonuçsuz kalan görüşmeler, bölgedeki çatışmaların küresel bir yıkıma evrilme ihtimalini daha da kuvvetlendirmiştir. Denetimsiz ve önü alınmayan güç rekabeti ve silahlanma hırsı nasıl ki bugün Ortadoğu’da bombaların patlamasına sebebiyet veriyorsa yarın Avrupa’nın göbeğinde, Asya’nın düğüm noktalarında ve Afrika’nın kırılgan havzalarında daha büyük yıkımların da önünü açacaktır.
2020’de küresel salgınla sarsılan insanlık; Ukrayna-Rusya savaşıyla, Kızıldeniz ve Karadeniz’de bozulan ticaret güvenliğiyle, Gazze’deki insanlık dramıyla, Lübnan’daki yıkımla, Etiyopya’da, Sudan’da, Somali’de patlak veren krizlerle durmaksızın savrulmuştur.
Keşmir hattında Hindistan ile Pakistan’ın karşı karşıya geldiği, bugün Pakistan-Afganistan geriliminin on binlerce insanın hayatını altüst ettiği bir dünyada, yangının tek bir bölge ile sınırlı kalacağını düşünmek tehlikeli bir gaflettir.
Üçüncü Dünya Savaşı ihtimalinin daha yüksek sesle telaffuz edildiği böylesi bir dönemde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sayın António Guterres’in öncülüğünde; Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Türkiye ve Avrupa Birliği’nin katılımıyla bir “Dünya Barış Konseyi” mekanizmasının derhal hayata geçirilmesi insanlık nam ve hesabına tarihi bir mecburiyettir.
Barışı lafzında taşıyıp savaşı fiilinde büyüten ikircikli anlayışların değil; adaleti, dengeyi ve hakkaniyeti esas alan yeni bir küresel iradenin tecellisi artık kaçınılmazdır.
Türkiye, tarihinin yüklediği sorumlulukla ve coğrafyasının biçtiği misyonla elini taşın altına koymaya hazırdır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” veczi; dün olduğu gibi bugün de atacağımız her adımın rotasını, yürüyeceğimiz tüm yolların istikametini tayin edecektir.
Aziz Dava Arkadaşlarım;
Dikkat çekici olan başka bir durum ise İran cephesinde geçici bir frenleme yaşanırken Lübnan cephesi açık tutulmaktadır. İsrail ordusunun Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarında yaşanan can kayıpları Siyonist hesapların Lübnan topraklarını terk etmeye niyetli olmadığını göstermektedir. Gazze’deki çığlıklar, bugün Lübnan’da yankı bulmaktadır.
İsrail’in Lübnan’ın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ihlal eden saldırıları derhal durdurulmalıdır. Bölgedeki istikrarın sağlanması ve kardeş Lübnan halkının toprakları üzerindeki egemenliğinin tesis edilmesi insani ve vicdani bir gerekliliktir.
İsrail’in Suriye, İran ve Lübnan gibi bölge ülkelerini hedef alan saldırılarının arttığı ve geniş bir coğrafyada Amerika Birleşik Devletleri güdümünde ve desteğinde sürdürülen emperyalist faaliyetlerinin yoğunlaştığı görülmektedir. Bölgemizdeki komşu ülkeleri istikrarsızlaştırarak Siyonizm ve emperyalizm lehine yeniden bir güvenlik inşa etmeye çalışan anlayış, yalnızca kaos üretmektedir.
İsrail, bu savaşın gerçek ve tek sorumlusudur. İsrail üzerinde bir baskı mekanizmasının işletilememesi ise uluslararası sistemin esas sorunudur. ABD’nin şımarık çocuğunun saldırganlığının nasıl tolere edildiği, hatta zaman zaman nasıl teşvik edildiği ise küresel dünyanın çifte standartlarını gözler önüne sermektedir.
İlk kıblemiz, göz nurumuz, mübarek hatıraların ve mukaddes emanetlerin kalbi olan Mescid-i Aksa; Miraç mucizesinin eşiği, Peygamber Efendimizin ümmetine yadigarıdır. Bu kutlu mabede yönelen her tahakküm ve her kuşatma doğrudan doğruya ümmetin şerefine yönelmiş bir saldırıdır.
Mescid-i Aksa’nın, İsrail tarafından 41 gün boyunca ibadete kapatılması ve ancak geçtiğimiz günlerde yeniden açılması, bize bu mücadelenin yalnız hava sahaları, sınırlar ve üsler üzerinden değil; kutsal değerlerimiz, inançlarımız, iman ve gönül iklimimizin ait olduğu mekanlar ve inancımızın hafıza sahası üzerinden de yürütüldüğünü göstermektedir.
Filistinli Müslüman kardeşlerimizin ibadet özgürlüğü ağır şekilde sınırlandırılmış; hali hazırda süren insanlık dramına, önü arkası kesilmeyen insan hakları ihlallerine bir yenisi daha eklenmiştir.
Öte yandan İsrail Meclisinde kabul edilen ve Filistinli siyasi tutuklular için idam cezası yolunu açan düzenleme, Siyonizmin hukuktan ve ahlaktan yoksun yönünü gözler önüne sermektedir.
Hukuk eliyle meşrulaştırılmaya çalışan zulüm, siyonizmin İslam’dan almaya çalıştığı intikamının, Filistinli kardeşlerimiz üzerinde kurmaya çalıştığı tahakkümün bir başka yansımasıdır.
Uluslararası hukuk bu denli ağır bir saldırıya dayanabilecek midir?
Eşitlik nerede kalmıştır?
Ayrımcılık yasağı kimler için vardır?
Batı’nın insan hakları söylemiyle Ortadoğu’nun gerçekliği arasındaki uçurum artık gizlenemez hâle gelmiştir. Demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları adına dünyaya nizam vermeye kalkışanlar, söz konusu Filistin olunca ya derin bir sessizliğe gömülmekte ya da apaçık hukuksuzlukları muğlak ve utangaç cümlelerle geçiştirmektedir. Batı’nın bu sessizliği, hesaplı bir ahlaki körlük ve organize bir siyasi ikiyüzlülüktür.
Bütün bunlar yaşanırken bölgenin stratejik damarları da ayrı bir baskı altındadır. Hürmüz Boğazı’ndan enerji geçişi ve deniz yollarının güvenliği tartışmaya açılmışken Ortadoğu’da su güvenliği de önem kazanmıştır. Savaş öncesi dönemde de küresel ölçekte en yüksek su sıkıntısı yaşayan coğrafyalardan biri Ortadoğu’dur. İklim değişikliği, kuraklık, talep artışı ve çatışmalar; su kaynaklarını yeni bir rekabet cephesine dönüştürmüştür.
Bugünün mücadelesi sadece füze ve uçak meselesi değildir.
Yarının çatışma sahaları su, gıda, enerji, altyapı ve lojistik hatları üzerinden şekillenecektir.
Sınır ötesi askeri gelişmeler okunurken kaynak güvenliği, ticaret yollarının kontrolü, üretim ağlarının örgüsü ve coğrafyanın medeniyet yapısı birlikte ele alınmalıdır.
Bugün bölgedeki her sarsıntı, Türkiye’ye mezhepçilik, etnikçilik ve vekalet savaşları üzerinden yeni faturalar çıkarmak isteyen odakların iştahını kabartmaktadır. Türkiye’yi içeriden tartışmalı hale getirmek, etnik ve mezhebi fay hatlarını kaşımak, Terörsüz Türkiye süreci devam ederken devletin omurgasını yumuşatmak, sınır dışındaki kirli hesapların içerideki yankısından başka bir şey değildir.
Vaşington - Tel Aviv hattında yaşanan gerilim karşısında bölge devletlerinin etnik, dini ve mezhebi bölücülüğe fırsat vermeyen bir dayanışma çizgisinde kalması hayati meseledir.
İç cepheyi sağlam tutmadan dış kuşatmayı yarmak mümkün değildir. Sanıyorum ki sınırlarımız dışındaki tüm gelişmeler karşında Terörsüz Türkiye sürecini sürdürmekteki ısrar ve kararlılığımızın temel sebepleri daha iyi anlaşılmaktadır.
Hal böyleyken, bu süreci bahane ederek Milliyetçi Hareket Partisi’nin çizgisini, Türk milliyetçiliğinin fikri omurgasını ve yegane kalesini sorgulamaya yeltenen sözde muhalefet, her şeyden önce kendi basiretsizliğini ele vermektedir.
Oysa ne idrakleri bu meseleyi kavramaya yeter, ne ufukları bu süreci okumaya yeter, ne de çapları Milliyetçi Hareket Partisi’ni tartmaya yeter. Türk milliyetçiliğini sorgulama cüreti gösterenler, önce kendi siyasi acziyetlerinin ve fikri savrulmalarının hesabını çıkarmalıdır.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Üzerinde yaşadığımız bu aziz topraklar, kadim Anadolu coğrafyası; bin yıllık Türk yurdudur. Vatan dediğimiz büyük ve mukaddes hakikat; yalnızca taşın, toprağın, dağın, ovanın fiziki varlığından müteşekkil değildir.
Vatan; toprağa düşen şehit kanıyla, bayrağı göndere çekmek için ödenen bedelle, bu uğurda çekilen çileyle ve nesiller boyunca bu mirasa gösterilen sadakatle anlam kazanan değerdir.
Bir avuç toprağı vatan yapan; o toprağın can pahasına, kan pahasına, anadan ve yardan ayrı düşmek pahasına korunmuş olmasıdır. Vatan; uğruna ölünen, uğruna öldürülen, uğruna direnilen, uğruna feda edilen, nice nesiller hür yaşasın diye serden geçilen tarihî ve millî varlıktır.
Ne var ki burada gözden kaçırılmaması gereken hayati bir hakikat daha vardır: Toprağı vatan yapan sadece müdafaa değil; aynı zamanda imardır, ihyadır. Üreten, eken, biçen; alın teriyle bereketlendiren ellerdir.
Şehidin kanı toprağa vatan mührünü vuruyorsa çiftçinin emeği de o mührü bütünlemektedir.
Askerimizin koruduğu, çiftçimizin işlediği, milletimizin üzerinde devlet kurduğu toprak işte böyle vatan olur. Uğruna can verilmiş fakat terk edilmiş bir toprak parçası; zamanla sadece hatıralarda ve hamasi vecizlerde yaşayan bir kayba dönüşecektir.
Ekilip biçilen, üretimle zenginleşen, nesilden nesile aktarılarak aidiyet kazanan toprak ise vatan olma vasfını her geçen gün yeniden teyit eder.
Türk milleti, tarih boyunca pek çok badire atlatmıştır. Kıtlık zamanında duruşunu yitirmeyen, yoklukta direncini kaybetmeyen; toprağını namusu bilen, namusunu son nefesine kadar muhafaza eden büyük bir millettir.
Türk milliyetçisi için toprağı düşmana karşı müdafaa etmekle toprağı işlemek arasında mahiyet farkı yoktur; bunlar aynı milli şuurun iki ayrı cephesidir.
Biri istiklalin kanla kazanılmış yüzüdür, diğeri istiklalin alın teriyle inşa edilmiş yüzüdür.
Biri hududu muhafaza eder, diğeri o hududun içindeki hayatı ayakta tutar.
Biri devleti saldırıya karşı korur, diğeri milletin nasibini sinesinde tutar.
Vatanımız; emekle yaşatılan, ekinle güçlendirilen, ekmek olup nimete dönüşen, evlatlarımızla geleceğe taşınan bir emanettir.
İşte bu sebeple tarım meselesine basit bir sektör başlığı, dar bir ekonomik alan, sadece çiftçinin gündemi veya piyasa dengeleriyle sınırlı bir faaliyet olarak bakamayız.
Tarım, toprağın hayatla buluşma biçimidir.
Tarım, toprağın milletin sofrasına ulaşma şeklidir.
Tarım, nasibin devlet aklıyla birleşmesidir.
Tarım, milletin yalnız bugününü değil, yarınını da besleyen stratejik kudrettir.
Günümüz dünyasında bir millete diz çöktürmenin tek yolu işgal değildir. Dışa bağımlı hale gelen millet, diz çökmüş demektir.
Çiftçisi tarlasını terk etmişse, köylüsü bağını dağıtmışsa; devlet, üreticisini kaybetmişse diz çökmüş, çocuklarının sofrasını başkasının denetimine bırakmış demektir.
Kaşığını başkasının doldurmasına, karnını başkasının doyurmasına izin veren devlet, hür değildir.
Bu nedenle gıda güvenliği, doğrudan doğruya bir milli egemenlik, bir milli beka meselesidir.
Tarım meselesi, ertelenebilecek bir yatırım kalemi değildir.
Gıda güvenliği, tali bir politika başlığı değildir.
Savaş, bugün sadece cephede çarpışmayla verilmemektedir. Savaş bazen sınır hattında olur, bazen gümrük kapılarında olur, bazen yağmur duasına çıkan ellerde olur. Savaş bazen vatandaşımızın kesesine giden yolda, bazen evladını karnı tok uyutmak isteyen annenin çabasında olur. Savaş bazen silahla gelir, bazen ambargoyla gelir; bazen kurşunla gelir, bazen tohumla, gıda zinciriyle, gümrük baskısıyla gelir.
Savaş sadece tankla, tüfekle, füzeyle yürütülmez.
Savaş bazen tedarik zincirinin kırılmasıyla, bazen boş market raflarıyla, bazen kepenk indiren esnafla, bazen kapatılan pazar tezgâhıyla olur.
Bugün tohumu kim üretiyorsa savaşın galibi o’dur.
Bugün bir milletin sofrasına gelen aşı kim kaynattıysa savaşın galibi o’dur.
Kendi kendine yetebilen bir ülke olmak, düş değildir. Kadere emanet edilmiş bir dua değildir. Hamasi bir dilek hiç değildir. Bugün üretebilen ve ürettiğini tüketebilen bir Türkiye olmak; jeopolitik bir zorunluluk, milli bir gereklilik, tarihi bir haysiyet meselesidir.
Bugün dünyamızın içinden geçtiği kaotik dönemde, iklim baskılarının arttığı, su krizlerinin büyüdüğü, tarımsal üretimin jeopolitik bir silaha dönüştürülebildiği, lojistik hatlarının kırılganlaştığı, biyoteknolojik müdahalelerin ve denetimsiz gıda dolaşımının çoğaldığı bir vasatta; tarımı sadece ekonomik verim meselesi olarak görmek basiretsizliktir.
Tarım, milli mukavemettir.
Tarım, yarınlarımızı bugünden koruma iradesidir.
Tarım, tam bağımsız, büyük ve güçlü Türkiye’dir.
Türk milleti, kriz anında kapı kapı dolaşacak, başkasının lütfuyla yaşayacak, yardım eli uzanmasını bekleyecek bir millet değildir. Türk milleti kendi emeğiyle ayağa kalkmış, kendi iradesiyle tarih yazmış, kendi alın teriyle kıtlıkları yarmış büyük bir millettir ve kıyamete kadar öyle kalacaktır.
Bize düşen, toprağı küstürmemektir.
Bize düşen, çiftçiyi yalnız bırakmamaktır.
Bize düşen, köyü boşaltan değil milletin efendisi olan köylüyü yaşatan politikaları hâkim kılmaktır.
Merhum Aşık Veysel ne güzel söylemiştir:
“Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
Yemek verdi ekmek verdi et verdi
Kazma ile döğmeyince kıt verdi
Benim sâdık yârim kara topraktır.”
Kara toprağa terini katık edip soframıza nimet ulaştıran çiftçimizi ve köylümüzü ezdirmemek de elbette bize düşecektir. Hem çiftçimizin alınterine hem helal soframız için kesemizden çıkan kazancımıza göz dikenlere de göz açtırmamalıyız. Tarımsal üretim alanında milletin emeği ve alın teri üzerinden haksız kazanç devşirerek kâr maksimizasyonu hedefleyen fırsatçılar tek tek belirlenmeli ve nerede gayrimeşru bir kazanç alanı varsa derhal devlet eliyle kapatılmalıdır.
Değerli Dava Arkadaşlarım;
Tarım aynı zamanda nesillerimizin beden ve zihin sağlığını ilgilendiren milli bir meseledir. Bugün GDO’lu gıdalar, denetimsiz üretim biçimleri, tedarik zinciri bozulmuş gıdalar, kimyasal yoğunluk, sağlıksız tüketim kalıpları ve ithalata dayalı beslenme alışkanlıkları Türk evlatlarının bedenine ve ruhuna yönelmiş en büyük tehlikedir.
Gıda güvenliği kadar güvenilir gıdaya ulaşma konusu da son derece önemlidir. Güvenilir gıdaya erişim konusu, Türk milletinin yarınını hangi bünyeyle, hangi dirençle, hangi şuurla taşıyacağının meselesidir.
Çocuklarımızın sofrasını korumak, geleceğimizi korumaktır.
Hatırlar mısınız çocukluğumuzda okullarda düzenlediğimiz yerli malı haftasını? Evimizde olanı elimizle bölüp paylaştığımız yerli malı haftaları işte tam da bu meselenin muhafızıydı.
Belki mütevazıydı. Belki sade görünürdü. Ancak mesaj açıktı. Varlığı da yokluğu da şükrü de sabrı da bilen çocuklarımız için bir ahlak kazanımıydı.
Çocuklarımızın birlikte yedikleri meyveler, onlara paylaşmayı da nimetin kıymetini bilmeyi de öğretirdi.
İşte bu anlayışın güncellenmiş, güçlendirilmiş ve çağın ihtiyaçlarına göre yeniden tasarlanmış şekilde Millî Eğitim Bakanlığı ile Tarım ve Orman Bakanlığı’nın müşterek çalışmasıyla bugün yeniden ele alınması gerektiğine inanıyorum.
Çocuklarımıza toprağın kıymetini anlatmalı; sağlıklı gıdalarla büyümelerini sağlamalıyız.
Milli şuur, nutuklarla değil; o şuuru taşıyacak nesillerin yetiştirilmesiyle inşa edilir.
Merhum Şairimiz Abdurrahim Karakoç ne diyordu?
“Korudunsa kurşun dahi yiyerek
Sevmişsindir düşünerek duyarak
Çıplak yerler yeşillensin diyerek
Bir fidan dikersen bu vatan senin”
Şühedanın emanetini, gazilerimizin mirasını evlatlarımız yaşatsın diye; maziden atiye hikayemiz bu topraklarda sürsün diye nesillerimize toprağın kanla sulandıkça ve ekilip biçildikçe vatan kılındığını anlatacağız.
Hudutta sipere koşan Mehmetçiğimiz ile tarlasında ekin nöbeti tutan çiftçimiz birdir. Biri vatan toprağını korur, diğeri topraktan hayat bulur.
Tarım aynı zamanda sosyal denge meselesidir.
Köylerimizdeki hayatın sönmesi; şehirlerde demografik dengenin, sosyal hayatın ve kültürümüzün yara alması anlamına gelir.
Bu sebeple kendi kendine yeten köyler anlayışını, geçmişe yönelik içi boş ve hamasi bir dönüş olarak değil; geleceğe odaklanan stratejik bir yürüyüş olarak değerlendirmek lazımdır.
Bugün için üreten, yarın için depolayan; kooperatifleşen; yaylaları, tarlaları, meraları ve seraları boş bırakmayan, hayvanının başında duran, suyunu kirletmeyen, toprağını nadasa bırakmayan, havasını zehirlemeyen; genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla ve çocuğuyla üreten köylere ihtiyacımız vardır.
Türk ve Türkiye Yüzyılı, kırsalımızdan, köylerimizden, çiftçilerimizin ve besicilerimizin omuzlarında yükselecektir.
Terörsüz Türkiye hedefimiz doğrultusunda ilerledikçe; sınırlarımızdan terörün hain gölgesi çekildikçe, huzurun coğrafyası genişledikçe, devletin kudretiyle milletin duası aynı istikamette buluştukça; yıllarca korkunun, istismarın, göçün ve güvensizliğin baskısı altında kalmış nice bölgemiz yeniden ayağa kalkacaktır.
Doğu Anadolu’nun, Güneydoğu Anadolu’nun, sınır havzalarımızın, yaylalarımızın, ovalarımızın ve köylerimizin terör prangasından kurtularak büyük bir üretim seferberliğine katılması mümkündür ve artık hayal değildir.
Terörsüz Türkiye, silahları susturan, terörün kökünü kazıyan bir hedeftir.
Terörsüz Türkiye, tarlaları ekinle buluşturan gelecektir.
Terörsüz Türkiye, yeniden şenlenen köylerdir.
Terörsüz Türkiye, işini büyükşehirde aramayan gençlerdir.
Terörsüz Türkiye, aşını anasının kazanında kaynatan kadınlarımızdır.
Terörsüz Türkiye, ata yurdunu terk etmeyen babalardır.
Terörsüz Türkiye, huzurun üretime, üretimin refaha dönüşmesidir.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Devletimizin kudreti, kimi zaman gece yarısı dışarıda yürümekten korkmayan bir gencimizin sükûnetinde, kimi zaman trafikte çıkan bir kriz anında, kimi zamansa aniden patlak veren bir kargaşa teşebbüsünde suret kazanır.
Milletimizin huzuruna kasteden her tehdidin karşısında dimdik duran irade, Türk polisimizin bükülmez bileğinde hayat bulur.
Türk polisi; asayişin teminatı, kamu düzeninin muhafızı, toplumsal huzurun siperi, bayrağın gölgesinde görev yapan cefakar evlatlarımızdır.
Türk Polis Teşkilatı’nın 181’inci kuruluş yıl dönümünü idrak ettiğimiz bu anlamlı zaman diliminde, yalnızca bir kurumun tarihsel serüvenini değil; devletin sürekliliğini sağlayan hayati bir damarın, görünmeyen fakat hissedilen bir kudretin, sessiz fakat sarsılmaz bir iradenin varlığını konuşmak mecburiyetindeyiz.
Zira polis teşkilatı, herhangi bir meslek grubunun ötesinde; devletin sokaktaki aklı, gecedeki gözü, kriz anındaki refleksi ve toplumla kurduğu en doğrudan temas noktasıdır. Bu teşkilat, sadece suçla mücadele eden bir yapı değil; aynı zamanda devletin varlığını günlük hayatın en somut alanında temsil eden canlı bir organizmadır.
Tarihe dönüp baktığımızda görürüz ki, güçlü devletler yalnızca ordularıyla değil, iç düzenlerini sağlayan teşkilatlarıyla ayakta kalmıştır. Osmanlı Devleti’nin en zor dönemlerinde dahi asayişin muhafazası için kurulan zaptiye teşkilatları, yalnızca güvenliği değil, devletin otoritesini ve devamlılığını temsil etmiştir. Çünkü iç düzen çökerse, dış tehditlerin önünde duracak hiçbir set kalmaz.
İşte Türk Polis Teşkilatı, bu tarihsel mirasın bugünkü taşıyıcısıdır.
Polis Haftası münasebetiyle, yurdumuzun dört bir yanında gecesini gündüzüne katarak görev yapan; kimi zaman canı pahasına, kimi zaman evladıyla geçireceği zaman pahasına, kimi zaman kendi yorgunluğunu içine atarak vatandaşlarımızın güvenliği için vazife başında olan bütün emniyet mensuplarımızı hürmetle selamlıyorum.
Şehit olan polislerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyorum. Gazilerimize minnetlerimi sunuyorum. Görevi başındaki her bir polis kardeşime de üstün başarılar temenni ediyorum.
Türk polisi bugün çok ağır bir yük taşımaktadır. Bayramda, afette, terörle mücadelede, seçimde, trafikte, her yerde ve her zaman görevde olan polis kardeşlerimiz; evlerimizde huzurla uyumamız üstün bir adanmışlıkla çalışmaktadır.
Bu adanmışlık elbette kıymetlidir. Elbette güvenliğimiz riske atılamaz ancak güvenliği sağlayan insan unsuru da görev başında yıpratılamaz.
Emniyet mensubu kardeşlerimizin hayat şartları görmezden gelinemez. Polislerimiz üzerine atılı bulunan fazla mesai sorunu ihmal edilemez. Karşılığı hissedilmeyen çalışma saatleri, sınırı belirsizleşen nöbet görevleri ve sürekli teyakkuz hali; polislerimizin omuzlarına çok ağır bir yük bindirmektedir.
Bu kapsamda polis intiharlarını es geçmemek gerekir.
Uzun mesai saatlerinin yorduğu, psikolojik baskının yıprattığı, yalnızlaşmanın yükünü taşıyan ve görev yoğunluğunun altında ezilen hiçbir polis kardeşimizi görmezden gelmemiz mümkün değildir. Türk polisi yalnız değildir. Yalnız bırakılmamalıdır. Yalnızlaştırılmamalıdır.
Polis, sadece bir güvenlik unsuru değil; aynı zamanda devletin sokaktaki nabzını tutan, krizleri ilk hisseden ve müdahale eden bir erken uyarı mekanizmasıdır.
Bu mekanizma zayıflarsa, devlet körleşir.
Bu mekanizma yıpranırsa, devlet ağırlaşır.
Bu mekanizma çökerse, devlet felç olur.
Sözlerime son verirken,
Hareketimizin her döneminde olduğu gibi bugün de birliğimize, beraberliğimize, birlikteliğimize göz dikenlere karşı dimdik duran ülküdaşlarımızı,
Ayrılığı reddeden, kardeşliği baş tacı eden, coğrafyamızın her bir rengini aynı potada eriten, Türk kimliğini yurdun her karşısında egemen kılan yiğitlerimizi,
Yurdun dört bir yanında, tarlasında bereket, fabrikasında üretim, okulunda ilim peşinde koşan tüm kardeşlerimi,
Ve siz kıymetli dava arkadaşlarımı kalbi hürmetle selamlıyorum.
Sağ olun, var olun.
Cenab-ı Allah’a emanet olun.