Eğitimde Gözaltı Süresi

Düşünün ki birinci sınıfın ilk günü ile on ikinci sınıfın son günü arasında öğrenilecek her ne varsa, bütün bunlar her birey için ancak ‘on iki' yılda koşulacak bir maraton mudur? Elbette hayır... Bu mesafeyi üç yılda alacak çocuk da vardır, on beş yılda alacak çocuk da... Bu anlamda mevzu vakit doldurmak değil, eğitmek ve öğretmektir. Şu dörtlü ısrar bu yönüyle saçmadır ve pedagojik ölçülere uymaz. (bu sistem de Sultan Fatih, üniversite ikinci sınıfta idi yahut dil hazırlığı ancak geçmişti)

Sonra ‘şu on iki yılda bu çocuklar hangi müfredatla eğitim-öğretim görecek' diyen var mı? Hak getire, maalesef. Asıl tartışılması gereken, en önemli mevzu müfredat sorunudur. Eğer milli-rasyonel-bilimsel-toplumcu-ahlakçı bir müfredat yoksa ortada (ki yoktur) bu sürenin ne önemi var? (bu sistemde Sultan Fatih ya mühendis ya dilci ya ilahiyatçı ya da tarihçi olacaktı, yani Fatih olmayacaktı)

Eğitimin mühim bir diğer yanı da fiziksel şartlar. Şu an en modern okulları TOKİ yapıyor, onların da her kış çatısı uçuyor. Sınıflar koğuş, okullar cezaevi gibi. Zira eğitime direnen çocuklara karşı bazı öğretmenlerimiz de gardiyan menendi. En büyük gardiyan bizatihi devlet zaten... Okul müdürü, elinde İngiliz anahtarı ile tesisatçılık yapıyor, neden; okulda ne hizmetli var ne de teknisyen. Veliler, okul-aile birliği adıyla topladığı paralarla temizlikçi çalıştırıyor, 300-500'e. O da üç yıl sonra mahkemeye gidip, okul müdürünü dava ediyor, ‘beni sigortasız çalıştırdılar' diye. Birinci sınıf talebesiyle sekizinci sınıf talebesi aynı WC'yi kullanırken ortaya çıkan nahoşluğu da size bırakıyorum. Derse beş dakika geç girip beş dakika erken çıkan öğretmenin tirajı-komik sendikal eylemleri ise tam anlamıyla Türkiye fotoğrafı... Siz hangi 4+4+4'den bahsediyorsunuz beyler... (bu dönemde yaşasaydı Akşemseddin'in sendikasını çok merak ediyorum, bence elinin tersiyle iterdi tüm eğitim tortularını)

Şu bükülmez gerçeği de yeniden hatırlatmak da fayda var; eğitim bir talep meselesidir. Bireyin böyle bir talebi, iştiyakı, gayreti varsa eğitim olur. Buna muhalif durum ise bir sirklerde tezahür eder bir de Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Okullarında. Şimdi düşünün, Milli Eğitim Bakanlığının ilgili kanun ve mevzuatlarında sınıflarda seviye sınıfı yapmak yasaktır. Bunu yapan okul idarecileri hakkında idari soruşturma başlatılır. Şimdi düşünün, bir yanda zeka, algı ve ahlak olarak ortalamanın çok üzerinde bir öğrenci ile bu ortalamanın çok altında bir öğrenci aynı sınıfta... Sonuç ne olur ya da kim kime benzer?

Bir diğer mühim mevzu da ücretsiz kitap meselesidir. Bu durum tam anlamıyla bir fiyaskodur zira kitap kullanıp atılacak bir meta değildir. Kendi öğrenciliğimden bilirim, bir okul kitabı en az beş yıl kullanılabilir. Bu durum hem düzenli kitap kullanma alışkanlığı kazandırdığı gibi hem de iktisatlı davranmayı öğretir. Şimdi kırtasiyelerde ne cilt satılıyor ne de etiket. Herhangibir okulun önünden geçerken bir öğrencinin okul kitaplarından birini bir isteyin de bir bakın hale... Öğretmen eksiği olan okullara ‘maddi sebeple' öğretmen atamayacaksın ama bunun aynında milyonlarca TL'yi ücretsiz kitap olarak çarçur edeceksin. Ayıp, günah ve yazıktır... Tablet inkılabını Sultan Fatih ile ilintilemek ise kendini beleşe vermektir. Fatih'in neşvü nevası ‘Akşemseddin' ile olmuştur. Sağa sola, olur olmaz para akıtacağınıza ey baş nazır, Akşemseddinler yetiştirirsin, olur biter. Burada değinmeden geçemeyeceğim eğitim fakültelerimizin durumu da başka bir acı. Mezunlarından yalnızca KPSS test sonuçları yerine başka testler de istenebilir. Neyse...

Ayrıca sayın bakanın formasyonu var mı merak ediyorum. Yahut üç yıl öncesine kadar eğitimle alakalı bir fikri. Kendisi umarım yazımızı okuyordur, böyle olmaz. Bu on iki yıl tam anlamıyla bir gözaltı süresidir, ne için mi? Ben biliyorum...

Kısaca, bence 4+4+4=12 ama 12.0=0...                                                                                   

Selametle...

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.