Edep dışarı, yüzsüzlük içeri!

Yoksullar hiç bu kadar “ezik”,

Emek böylesi “asgari” değildi.

*

Sendikalar hiç bu kadar “sarı”,

Üniversiteler böylesi “suskun” değildi.

*

Öğretim görevlileri hiç bu kadar “korkak”,

Öğrenciler böylesi “delikanlı” değildi.

*

Sanatçılar hiç bu kadar “sessiz”,

Sözde akiller böylesi “akıldan yoksun” değildi.

*

Medya hiç bu kadar “habersiz”,

Özgür Basın böylesi “tutsak” değildi.

*

Aydınlar hiç bu kadar “isteksiz”,

Direnenler böylesi “desteksiz” değildi.

*

Unutulan örf ve adetlerimiz,

Siyasete gömülen umutlarımız,

Sandıkta aklanmaya çalışılan yolsuzluklarımız,

Tarlada kaybolan çiftçilerimiz,

Siftah yapamayan esnafımız,

Çocuğunu everemeyen emeklimiz,

Üniversite kapılarına yığılmış binlerce gencimiz hiç bu kadar “çaresiz” değildi.

*

Mesela;

Atanamayan öğretmenlerimiz,

Sendikal baskıdan yılmış kamu personelimiz,

İş bulmak için yanıp yıkılan işsizlerimiz,

Var olan işini kaybetme korkusu yaşayan çalışanlarımız,

Vergilerle boğulan küçük işletmecilerimiz,

Hiç böylesi “tükenmişlik sendromunda” değildi.

*

Dahası bugüne kadar kimse bize…

Kuş gribinden ölen çocuğu,

Hastaneye yetiştirilemeyen kadını,

Sokak ortasında kurşuna hedef olan delikanlıyı,

Tersanede iş kazasına kurban giden işçiyi,

Yoksulluğu, ödenemeyen borcu, tahsil edilemeyen alacağı…

Kuraklığı, susuzluğu…

Hatta teröre verdiğimiz canları

Kazaları ve ihmalleri böylesine “kader ve fıtrat” olarak göstermemişti.

*

Ne diyeyim;

Kimse kızmasın ama…

İnsan “ar damarını” çatlatıp,

Ahlakını “tükettiği” nokta da,

Edep dışarı çıkarken,

Yüzsüzlük içeri giriveriyormuş.