'Sıfır Sorun'dan, 'Sırf Sorun'a AKP Dış Politikası

Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. "Komşularla sıfır sorun politikası" dendi Ermenistan'la, Azerbaycan'ın işgaliyle başlayan ambargoya rağmen ilişkiye girildi ve üstelik ciddi tavizler verildi. Kardeş ülke Azerbaycan küstürüldü ve dışlandı. Rumlarla ve Yunanlılarla "sıfır sorun politikası" dendi, önemli tavizler verildi. Tarih, ders kitapları bile Yunanlılar lehine değiştirildi. Kısa bir süre önce ortak bakanlar kurulu toplantıları yaptığımız ve sıkı fıkı olduğumuz Suriye ile olan ilişkiler bir anda sudan sebeplerle savaş sürecine sokuldu. Türkiye yandaş Cengiz Çandar'ın tabiriyle "ABD'nin taşeronu rolü"ne soyundu. Erdoğan, Obama'nın tabiri caizse "kankası" oldu. Başbakan Erdoğan, BOP eş başkanı olarak Arap Baharı projesinin başarı ile yürütülmesinde önemli bir işlev yerine getirdi. PKK'nın bir numaralı destekçisi ve savunucu Barzani Irak'ta palazlandırılmış ve şimdi de siyasi olarak tanınmıştır.

AKP hükümeti sadece bir yıl içerisinde dış politikada birbirine zıt politik hamleleriyle dikkat çekti. Örneğin; Libya'ya NATO'nun müdahale etmesine şiddetle karşı çıkılmıştı. NATO'nun ne işi var Libya'da?" diye bağırıyordu Başbakan. Kısa bir süre sonra Libya'ya NATO müdahale etmiş, Türkiye de aktif olarak bu müdahaleyi desteklemiştir. Batı yanlısı isyanlar bizzat Türkiye tarafından desteklenmiş, bu milletin yüz milyonlarca lirası bu isyancılara hibe edilmiştir. Türkiye'nin davet edilmediği toplantılarda Libya'nın petrolü demokratik Batı ülkeleri arasında paylaşılmış ve Türkiye bütün bunlara göz yummuştur.

Öte yandan, Suriye ile ilişkiler de o kadar ilerlemişti ki, iki devlet ortak Bakanlar kurulunu topluyordu. Başşer Esad ile Başbakan Erdoğan arasında su sızmıyordu. Azerbaycan'la değil ama Suriye ile "bir millet iki devlet" olmuştuk. Tarih boyunca uluslararası ilişkilerde görülmeyen komşularla sıfır sorun gibi bir politika tarihte ilk defa Ahmet Davutoğlu ile uygulamaya konuldu. Eski Türkiye'nin dış politika aktörleri ile "monşer" diye alay ediliyordu. Şimdi aynı şekilde Suriye'nin muhalefeti yani Beşşar Esad'ı devirecek muhalefet ve silahlı güçleri Türkiye'de ve bizzat Türkiye tarafından beslenmekte ve komşu ülkenin devletinin ABD ve AB ülkelerinin çıkarları doğrultusunda "dönüştürülmesi" ve "demokratikleşmesi(!)" için yoğun çaba sarf edilmektedir. Bu denklemde Türk dış politikasında Irak Türklerinin nerede durduğu ise belirsiz. Farklı etnik gruplar mezhep üzerinden ortak politika belirlerken biz kendi parçamızdan insanlara sahip çıkamıyoruz. Onları Ortadoğu bataklığında küresel güçlerin uşağı Peşmergelerin inisiyatifine bırakıyoruz.

İran'a karşı NATO üzerinden yürütülen askeri kuşatmada da Türkiye baş rolü oynadı. ABD denetiminde Malatya'ya füze konuşlandırıldı. Türkiye bu füzelerin İran'a karşı olmadığını söylese de NATO bu konuda oldukça hassas ve soykırım kanunu çıkaran Fransa'nın Cumhurbaşkanı Sarkozy "biz kediye kedi deriz" diyerek Türkiye'yi küçük düşürdü. NATO Genel Sekreteri Rasmussen de (hani şu Peygamber Efendimize hakaretten dolayı özür dilemeyen ve Başbakanın özür dilemeden onay vermeyiz dediği, ama özür dilemeden genel sekreter olan Danimarka eski Başbakanı!) füze kalkanı kurma talebinin Türkiye'den geldiğini söyledi. Toplanacak istihbarat bilgilerinin İsrail ile paylaşılacağı yolundaki duyumlara ilişkin de tatmin edici açıklama yapılmadı.

Devlet kurucusu büyük devlet adamı Rauf Denktaş hakkın rahmetine kavuşunca AKP'nin Kıbrıs politikasının nasıl iflas ettiğini daha iyi öğrendik. Öyle ya neler dememişlerdi ki Denktaş'a, "Mr. No", "Çözümsüzlük temsilcisi", "Ergenekoncu" ve daha neler neler. Kıbrıs'ta çözüm için Rum çıkarları doğrultusunda hazırlanan Annan Planı'nı kabul etmek için yoğun çaba sarf ettiler. Türk tarafının "evet" demesi karşılığında ambargonun kaldırılması ve pek çok alanda AB tarafından sözler verildi. Hükümet AB, Rum tarafı ve Soroscularla birlik olup "Yes Be Annem" mitingleri düzenledi. Sonuç ne oldu? Türk tarafı "evet" Rum kesimi "hayır" dedi. Böylece çözümsüzlüğü kimin istediği ortaya çıktı. Peki AB sözünde durdu mu? Elbette hayır. Üstelik Rum kesimi AB üyeliği ile ödüllendirildi. Türkiye kendisine verilen sözlerin tutulmasını bile sağlayamadı. Denktaş'ın yerine getirilen Talat ile AKP hükümetinin beklediği sorunlar çözümlenemedi. Bugün geldiğimiz yer ise "Denktaşlaşma" olarak tanımlanan gerçekliktir. Denktaş'ın tezleri yani Türkiye'nin milli davasının ilkeleri olarak gördüğümüz hususlar yeniden uygulamaya sokuldu.

Önce Efelenen Sonra Kuzu Gibi Olan Başbakan !

Genel hatlarıyla Türk dış politikası AKP döneminde tarihinin sözde en itibarlı ama gerçekte en zayıf ve düşük profilini sergilemektedir. Rumlar'ın Akdeniz'de petrol arama çalışmaları, Irak'ın merkezi hükümetinin Türkiye'ye tehditleri gibi gelişmeler uluslar arası camiada Türkiye hakkında "laf çok iş yok" gibi bir imajın ortaya çıkmasına sebep oldu. Bütün bunlar Türkiye'nin baskı altına alınmasına neden oldu, rakiplerine ve düşmanlarını güç ve cesaret verdi. Bunlardan biri de Ermeni soykırımı iddiasının AB ülkelerince tek tek kabul edilmesi. Türkiye ise bütün bu gelişmeler karşısında sadece bağırıp çağırmak ve kısa bir süre sonra da unutturmaya terk etme stratejisini takip etmektedir. En son Fransa soykırımı inkarı suç sayan yasayı Senatodan da geçirdi. Türkiye'nin tepkisi her zamanki gibi bağırıp çağırmak oldu. Türkiye'nin "Kasımpaşalı" tavrına iyice alışan komşular artık Türkiye ile dalga geçer oldular. Kıbrıs Rum kesimi de Akdeniz'de sondaj çalışmalarına başlayınca Türkiye bağırıp çağırmıştı. Rum yöneticiler ise "Türkiye bağırır bağırır sonra oturur yerine" demiştir. Türkiye'nin bu etkisiz, zayıf, hamasi taktikleri artık hiçbir yaptırıma sebep olamamaktadır.

Fransa "soykırımı inkar" yasasını kabul etti diye bağırıp çağıran AKP hükümetinin samimiyetsizliği bir kere daha İsviçre hükümetinin bakanını kabul etmesiyle ortaya çıktı. Yani Türkiye'nin sistemli saldırılara karşı hiçbir politikasının olmadığını bu kabulle görebiliyoruz. Çünkü ciddiyet ve samimiyet, kalıcı politikalar bu dönemde hasret çekilen politika biçimleri oldu. Hep günü birlik ihtiyaçların giderilmesi, halkın gazının alınmasını, efelenmek ve sonuçta düşmanın taleplerinin "kuzu kuzu" kabul edilmesi geçerli politikalar oldu.

"Mavi Marmara Krizi" sonrasında savaşın eşiğine geldiğimiz İsrail ile 2011 yılında ticaretimizin büyük oranda artmış olduğunu görmek gerçek anlamıyla bir komedi. Basında yer alan bilgilere göre, Ocak-Ekim 2011 döneminde, İsrail'in Türkiye'ye ihracatı 1.6 milyar dolara ulaşırken, Türkiye'den ithalatı ise 1.86 milyar dolar oldu. Bir önceki yılın aynı dönemine göre İsrail'in ihracatında yüzde 41'lik, ithalatında ise yüzde 25'lik bir büyüme sağlandı. İsrail Merkez İstatistik Kurumunun dış ticaretle ilgili verileri, Ekim ayında Türkiye'ye ihracatta geçen yılın aynı ayına göre yüzde 60'lık yüksek bir artış kaydedildiğini ortaya koydu. AKP'yi ve Erdoğan'ı çok iyi tanıyan ve uzun süre dava arkadaşlığı yapan Abdullatif Şener, "Baktık ki, Kuzey Afrika'dan uzanıp giden bir değişim rüzgarı... Nasıl bir değişim bu biliyor musun? Başbakan arada bir İsrail ile ağız kavgası yapıyor ya... Ama yaptığı her iş de İsrail'in işine yarıyor. Ağzı ile kavga ediyor ama icraatlar hep İsrail'in menfaatine... Onun için, Başbakan'ın laflarına değil, icraatlarına bakmamız lazım..." yani içi başka dışı başka bir profil. Şener'in tespiti çok yerinde; söylenene değil yapılana bakın! En iyi örnek İsrail'le sözde kavgalı olduğumuz dönemde gelişen ekonomik ilişkiler!

Soykırımı İnkar Yasası Çıkaran Fransa Ödüllendiriliyor

3 Temmuz 2007 tarihli 2007/16 sayılı T.C. Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğü genelgesinde "Vatandaşlık kartı, kart okuyucuları ile ilgili sistem ve teknolojilere ilişkin güvenlik kriterleri TÜBİTAK-UEKAE tarafından uluslararası standartlar da dikkate alınarak belirlenecek, bu kriterlere uyuma ilişkin güvenlik denetimi TÜBİTAK-UEKAE tarafından yapılacaktır" hükmü yer almaktadır. Bu genelgeye göre, "Vatandaşlık kartında, TÜBİTAK-UEKAE tarafından geliştirilen milli akıllı kart işletim sistemi kullanılacaktır. TÜBİTAK-UEKAE tarafından geliştirilen tüm teknolojilerle ilgili fikri ve sınai haklar; 1007 Kodlu TÜBİTAK Kamu Kurumları Ar-Ge Projeleri Destekleme Programı ve TÜBİTAK Birimlerince Yürütülen Projelere İlişkin Kamu Ar-Ge Projeleri Fikri Haklar Esasları çerçevesinde sözleşmelerle belirlenecektir" denmektedir. Fakat Türkiye'nin elektronik pasaport ihalesi Fransa Ulusal Meclisi ile Cumhurbaşkanlığı'nın ana hissedar olduğu Gemalto'ya verilmiştir. Yani "Fransa'yı boykot ediyoruz" yalanı daha olay sıcakken ortaya çıkıyor.

Üstelik bu Fransız devlet şirketinin çipleri dünyada güvensiz bulunmaktadır. Çünkü basında bu şirketin ihaleye sundukları çip olan 'Infineon SLE 66 serisi'nin hacklendiği, yani kırıldığı, güvenlik zafiyeti taşıdığı, bunun da uluslararası konferanslarda ve yayınlarda açıkça ortaya konulduğu ortaya çıktı.  Ayrıca Fransız şirket Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü'nün açtığı çipli pasaport ihalesini Fransız Parlamentosu'nun Ermeni soykırım iddialarıyla ilgili yasanın kabul edilmesinden iki gün sonra kazanmıştır.

Bir başka gelişme de Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü'nün, e-devlet kapsamındaki bütün işlemlerin tek kartla yapılabileceği 'e-kimlik' uygulaması için iki ay sonra 1 milyar lira bedelli bir ihale açacak. Yani bu uygulama ile Türkiye'de yaşayanlar ile yurtdışında yaşayan gurbetçileri kapsayacak şekilde 100 milyon çipli kimlik imal edecek. Açılacak e-kimlik ihalesinin en büyük taliplisi yine bu Fransız Devlet şirketi Gemalto firmasıdır. AB ülkeleri vatandaşlarının önemli kimlik bilgilerinin yer aldığı stratejik kurumlara ait ihalelere güvenlik' gerekçesiyle "yabancı" ülke şirketlerine vermezken Türkiye'nin bu tavrı sorumsuzluğun bir örneği olarak siyasi tarihteki yerini almaktadır.

AKP Dönemi Türk Dış Politikasının İflası

AKP İktidarları döneminde ABD ve AB'ye bağımlı bir dış politika Türkiye'nin resmi politik çizgisi olurken Türkiye'nin milli çıkarlarının açıkça çiğnendiği rahatlıkla gözlenebilmektedir. Komşularla sıfır sorun adına Türkiye'nin onlarca yıldır oluşturduğu milli politikaları komşuların lehine çözüldü. Bunun adı "taviz" değil de "Eski Türkiye'nin" çatışmacı ve herkesi düşman belleyen politikanın terk edilmesi oldu. Yeni Türkiye'nin dış politika yapıcıları ise "Büyük Resmi" çok güzel gördüğü ve okuduğu için ABD ve AB çıkarları doğrultusunda hareket etmeyi en büyük farklılıkları olarak tanımladı. Artık bu "Büyük Resim" sayesinde ABD'nin sömürge için işgal ettiği ülkeler için kullandığı söylemleri bizim de söylemlerimiz oldu. Şimdi "demokratikleşme" adına komşularımızı biz tehdit ediyor ve savaş naraları atıyoruz. Evet, Yeni Türkiye artık "bölgesel bir güç" haline gelince ABD'den rol çalmaya başladık!

AB Bakanı Egemen Bağış'ın "AB insanlığın en büyük barış projesi" derken AB'nin kurucu ülkelerinden Fransa, Türk Milletine büyük bir iftira atmıştır. Bizi Ermenilere soykırım yapmakla suçlamış üstelik bunun inkarını da suç sayan bir yasayı kabul etmiştir. Türkiye'nin bütün politikası ise bağırıp çağırmak olmuştur. Etkili ve caydırıcı bir politikası izlenmemiş üstelik Fransa ödüllendirilmiştir. TÜBİTAK devre dışı bırakılarak elektronik pasaport ihalesi Fransız devlet şirketine verilmiştir. Bunun anlamı Fransa'yı ödüllendirmek değil de nedir?

Yeni Türkiye'nin dış politika misyonu belli oldu: ABD-AB'ne eklemlen ve küreselleş ve bölgesel güç ol ! Ama kendi politikanı uygulama, küresel emperyalizmin taşeronu ol! Sonuç olarak, AKP dış politikası iflas etmiş ve komşularla "sıfır sorun" derken "sırf sorun" yaşanır hale gelmiştir.


"A.ŞENER: Erdoğan taşerondur, işi bitince çöpe atılır!", 21 ARALIK 2011, http://www.gazetea24.com/haber/ abdullatif_sener_erdogan_taserondur_isi_bitince_cope_atilir_.htm.

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.