Ulus-devletin inşasında milliyetçiliğin vazgeçilemez, ihmal edilemez bir fonksiyonu bulunmaktadır. Milliyetçiliğin (tarihsel) fonksiyonu; bir üst kimlik, ulusal kimlik oluşturarak aile, cemaat, aşiret gibi tüm alt kimliklerin devletin bütünselliğini engelleyici unsurları törpülemektir. Yani milliyetçilik ulusal birliğin oluşmasını sağlayıcı fenomen bir anlayıştır. Ulusal birlik konusunda politik ve kültürel yapıların uyumunu yadsımak olanaksızdır. Bu bağlamda milliyetçilik; politika ile kültür arasında önemli bir köprü işlevi de görmektedir. Politika ile kültür arasında sağlanacak bir uyumun neticesi milli ve tam bağımsız bir devlet yapılanmasıdır.
Toprak bütünlüğü oluşan devletin sınırları, devletin ordusu tarafından güvence altına alınır. Devletin tek bir para birimi ve tek hazinesi vardır.Bütün yerel dil ve lehçelerin üzerinde oluşturulmuş ulusal bir dil söz konusu olmuştur. Ulus-devlet yapılanmasında hak iddia eden ikinci bir dil söz konusu olmaz. Yerel kültürlerin hakimiyet yarışına girdiği bir coğrafyada ulus-devlet anlayışından bahsetmek saflık olur. Ulus-devlet oluşumunun son aşamasında devletin egemenlik kurduğu tüm coğrafi alan üzerinde her bireye uygulanacak tek ve standart bir hukuk sistemi kurulur. Tüm ülke sınırları içinde tek bir hukuk sisteminin uygulanması kenarın/periferi/çevrenin de sisteme entegre olmasını sağlayacak yasal kanalların açılmasına sebep olacaktır. Böylelikle devlet ile birey arasındaki bağ vatandaşlık düzleminde ortaya çıkmış olur.
Ulus devletin amacı; devleti ya da siyasal iktidarı merkezileştirmek, kültürü standartlaştırmak, hukukta eşitliği ve ekonomide bütünleşmeyi sağlamaktır. Başka bir ifadeyle ulus devlet; merkeziyete ve toplumun homojenleştirilmesine dayanmaktadır. Ulus-devletin bir ulus oluşturmaya çalışması, bir topluluğa mensubiyet hissi kazandırmaya çalışması ortak kültür, ortak dil, benzer simgeler ve değerler yaratmasıyla mümkün olur. Bu sürecin doğal sonucu da milliyetçiliktir.Yani milliyetçilik bu bağlamda ulus-devletin ideolojisidir. Bu bakımdan milliyetçilikle ulus-devletin karşılıklı etkileşimi çok yoğundur. Avrupa'nın genelinde milliyetçilik; uluslaşma ve ulus-devlet aşamalarının sonrasına denk düşerken , Almanya ve İtalya gibi ülkelerde ulus-devlet olgusundan önce ortaya çıkmıştır. Denilebilir ki; Almanya ve İtalya gibi ülkelerde ulus bütünlüğünü oluşturan faktör milliyetçiliktir. Ulus-devlet yapısı itibariyle modern bir yaklaşımdır. Ulus-devletin milliyetçilikle olan ilişkisi, duygusal olanın kurumsala dönüşümü biçiminde şekillenmiştir. Bu itibarla modern ulus-devletin oluşumu milliyetçilikle yakından ilgilidir. Anthony Giddens'e göre de; Avrupa'da milliyetçiliğin gelişmesi ulus-devletin gelişmesi ile aynı şey demektir.
Bu çerçevede Türkiye Cumhuriyeti bir ulus-devlet yapılanmasıdır. Bu yapılanmanın geri planında gücünü tarihten, coğrafyadan, inançtan, birlikte yaşama ülküsünden alan milliyetçilik fikri bulunmaktadır. Yani Cumhuriyetin kuruluş felsefesi Türk milliyetçiliğidir.
Ancak başlangıçta ulus-devlet inşasında yaşanılan gerilimler halen devam etmektedir. Nitekim Ulus-Devlet yapılanması güvenlik endişesini bir türlü giderememiş, bu durumun doğal sonucu olarak da ekonomik ve sosyal kalkınmayı bir türlü sağlayamamıştır. Bu bakımdan Cumhuriyete yönelik kalkışma sayılabilecek söz ya da eylemlerin varlığının devam etmesi, başlangıçta yaşanılan gerilimlerin biçim değiştirerek halen var olduğunu göstermektedir. Bu bakımdan Cumhuriyetimiz kendisini tehdit altında hissetmekte, bu da her geçen yeni sorunların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.
Batı'da ulus-devlet anlayışını ortaya çıkaran faktör olan bağımsızlık hareketlerinin yanında, sanayileşme ve kentleşme olgusu da çok önemli bir yer tutar. Denilebilir ki; Sanayi Devrimi'nin doğal sonucu ulus-devlet yapılanmasıdır. Ulus-devlet ideolojisi de milliyetçilik olduğunu göre; milliyetçilik bir sanayileşme dönemi ürünüdür. Bu anlamda milliyetçilik kentli bir özellik arz eder. Avrupa'nın bugünkü sosyal ve ekonomik geri planında ki sağlam örgünün nedeni aslına bakılırsa milliyetçiliktir. Batı'da milliyetçilik ekonomik, kültürel, siyasi tarafıyla bir bütün oluştururken; biz de ise milliyetçiliğin ekonomik yönü hep ihmal edilmiştir. Bu bakımdan kültürel ve sosyolojik bütünleşmenin denklemi milliyetçilik üzerinden yapılırken, ekonomik kalkınmada milliyetçilik hiç önemsenmemiştir! Bunun temelinde, Cumhuriyetin -haklı olarak- güvenlik merkezli endişelerinden kurtulamaması yatmaktadır.
Kuruluşunda gözyaşı, kan, emek, fedakarlık, kahramanlık bulunan Türkiye Cumhuriyeti; kendisine yönelik tehdit algılamasından bir türlü kurtulamamıştır. Çünkü Cumhuriyet ile hesaplaşmak isteyen hainlerin uygun zamanı kolladığı her zaman bilinen bir gerçektir. Bu nedenle milliyetçilik Ülkemizde güvenlik merkezli hatırlanıp, algılanmıştır. Milliyetçiliğin sanayileşme ve ekonomik kalkınma konusunda söyleyecekleri, güvenlik ve terör konusuna getireceği çözümlerden az değildir. Oysa ki milliyetçiliğin ekonomi, iş dünyası, kalkınma, gelişme gibi tarafları hep görmezden gelinmiştir. Milliyetçiliği acil çıkış kapısı olarak değerlendirenler; güvenlik içerikli her türlü konuda milliyetçiliği hatırlamışlar, ancak güvenlik konuları dışında milliyetçi düşünce ve ifadeye bir türlü imkan ve zemin hazırlamamış, milliyetçi zihniyetin her alanda ifade bulmasına mani olmuşlardır. Bu nedenle halen en temel değerlerimizle ilgili konularda kendimizi savunmamızdaki yetersizliğin en temel nedeni budur. Milliyetçiliğin sadece güvenlik merkezli yorumu sonucunda sistemsiz, kendi dinamikleri üzerinde yükselmeyen, milli olmayan bir ekonomik yapı ortaya çıkmış bulunmaktadır. Nitekim belirli aralıklarla ekonomik kriz yaşanması da tesadüfi değildir.
Cumhuriyetin kuruluşunda ortaya konulan anlayışa itirazların sesi her zamankinden daha fazla çıkmaya başlamıştır. Bu bir tehlikedir. Sözde Kürt Edebiyatçısı Mehmet UZUN, Milliyet Gazetesi'nde Hasan CEMAL'e verdiği mülakatta; " ... Bende bir tokatla tanıştım Türkçeyle. Benim anadilimle bağım böyle koptu. Eğitim dilinin, kültür dilinin Türkçe olması Kürtçeyle bağımı kopardı. Dili yasaklamak insanlık suçudur. İnsanı dilinden koparmak vahşettir. Bir insanı kendi dilinden koparmak, insanın ruhunu, kişiliğini zedeliyor, gelişimini, engelliyor. Bence Kürtçe yasağı Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük yanlışlarından biriydi..."( Milliyet, 17.11.2006,s.17) diyerek ulus-devlet inşamızda hala istenilen aşamaya gelinmediğini, Cumhuriyet'in bölünme endişesi taşımasının yerinde olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda Mehmet UZUN gibi nereye hizmet ettiği belli olan bir kişiliğin, uğruna nice canların feda olduğu kutsal bir niteliği de bulunan Türkiye Cumhuriyeti'ne dil uzatabiliyor olması da dramatik bir durumu yansıtmaktadır. Yani Türkiye Cumhuriyeti'nin güvenlik ile ilgili endişeleri son bulmamıştır. Bu bakımdan milliyetçiliğin güvenlik yorumuna ihtiyaç bulunmaktadır, ama güvenlik yorumu tek başına yeterli değildir. Bu anlatılanlar çerçevesinde, Ülkemiz'in ulus-devlet yapısındaki ideolojik form olan milliyetçiliğin güvenlik boyutunun ön planda olması şaşırtıcı değildir.
Türkiye Cumhuriyeti tek dil, tek bayrak, tek millet ve tek devlet ülküsüne sadık kalarak, son yurdumuz Anadolu'da sonsuza kadar yaşayacaktır. Bu süreçte güvenlik ile ilgili konular önemli olduğu kadar sosyal gelişme ve ekonomik kalkınma ile ilgili konular da önemlidir. Bununla birlikte küreselleşmenin ortaya çıkardığı sorunlarla daha etkili mücadele edilmelidir. Yıllardır sosyal birliğimizin atomize edilmek istendiği, ekonomik yapımızın kontrolünün dışarıya endekslendiği bir gerçektir. Yani sistemli, planlı ve sinsi bir tehlikeyle karşı karşıya bulunulmaktadır. Tehlikelerin farkında olmak bir gelişme ise, tehlikelere karşı ortak tavır almak iki defa daha gelişmedir. Bu bakımdan Türk milletinin fertleri birbirini sevmeli, birbirine inanıp güvenmelidir. Şu an en önemli mesele ekonomik sorun ve yetersizlik değil, sosyolojik yapımızdaki kriz'dir. Sosyolojik kriz Türk milletinin fertlerini birbirinden ayrıcı, farklılaştırıcı bir süreci beslemektedir. Son tahlilde, bu süreçle mücadelede en önemli güç kaynağı şüphesiz ulus-devlet bilinci ve onun ideolojisi olacaktır...