Gaius Mucius, pelerininin altına bir hançer gizler ve düşman saflarına sızar. Etrüsk karargâhına vardığında, asker aylıkları dağıtılmaktadır. Kral ve başyaveri yan yana oturmuşlardır. Hangisinin Porsenna olduğunu bilemeyen Gaius Mucius, hançerini rasgele sallar ve Kral yerine başyaverini öldürür. Kıskıvrak yakalanıp Kral II. Porsenna'nın önüne çıkartılır. Kral'ın karşısında kendinden emin bir şekilde konuşur:
"Ben Romalıyım! Seni öldürmek istiyordum, öldürmek için gösterdiğim cesareti, ölmek için göstermeye hazırım. Acıda ve savaşta cesaret, bir Roma erdemidir. Sana kin besleyen bir ben değilim. Ardımda aynı yolu izleyecek pek çok onurlu Romalı var. Her an bir hançer, karargâhının ortasında göğsüne inebilir. Roma gençliği sana savaş açtı Porsenna! Ardına ordularını alamayacağın bir savaş. Teke tek. Sen ve bir Romalı arasında geçecek bir dövüş olacak bu!"
Kral, genç Romalı'nın cesaretinden hem ürkmüş, hem de müthiş öfkelenmiştir. Eğer kendisine yönelik planı tüm ayrıntılarıyla anlatmazsa, Gaius Mucius'u bir ateş çemberinin ortasında yavaş yavaş yakmakla tehdit eder.
Gaius Mucius sağ elini Savaş divanının ortasında, tanrılara tütsü yakmak için kullanılan kutsal bir ocağın ateşine sokar ve öylece tutarak: "İyi bak Porsenna! Yücelik istendiği zaman gövde nelere dayanır, öğren!" der. Elini hiç korkmadan yakan Romalının inanç ve irade gücü, Kral'ı derinden etkilemiştir. Kral bilahare Gaius Mucius'u ateşten uzaklaştırarak: "Seni özgür bırakıyorum" der. "Benden çok, kendi canını yaktın. Eğer hizmetimde olsaydın, cesaretini överdim. Seni savaş yasalarıyla cezalandırmayacağım. İşkence görmeyeceksin. Seni bağışlıyorum, Roma'ya dönebilirsin."
Gaius Mucius, Kral'ın bu cömertliğine karşın: "Mademki cesarete saygın var, benden tehditle alamadığını, iyilikle öğreneceksin" der. "Roma gençliğinin seçkin neferleri, üç yüz Patrisyeniz biz. İlk ben geldim. Ardımdan tek tek ötekiler, seni öldürmekte başarılı oluncaya kadar şanslarını deneyecek ve hiçbirisini, öncekinin kaderi etkilemeyecek!"
Gaius Mucius, Roma'ya döndükten sonra sağ elini yitirdiği için Scaevola, yani "solak" diye anılır. Ancak gösterdiği cesaret, Kral II. Porsenna'nın kararlarını bütünüyle etkiler ve Kral Roma'ya elçiler göndererek barış önerir.
Bu tarihi örnek inanmışlığın ve kararlılığın muhteşem özelliğini, tarihin imbiğinde damıtarak bize gösterir. Aynı zamanda bireyin gücünü, tartışmasız bir şekilde ortaya koyar. Esarete katlanmayan, mazisinde muhteşem hatıraları olan toplumların bireylerinde bu tip davranışlar her zaman olağandır ve yaşanmıştır. Türk tarihinde ise; Kürşat'ın kırk atlısıyla Çin Sarayını basması ve daha birçok inanmışlığın sonunda ortaya çıkan zaferlerin yer aldığı milli düşünen herkesçe malumdur. Hele bir de Çanakkale destanı vardır ki; orası tüm zamanların kahramanlık destanlarının nakış nakış işlendiği yerdir. Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, diyen büyük Komutanın ölmeyi emrettiği askerleri, Türk milletinin övünç kaynağı olmuştur.
Tüm toplumlar cesareti över ve ödüllendirir. Özellikle kadim toplumlarda cesaret her şeyin önündedir. Ancak modern toplumlarda cesaretin akılla birleştiği takdirde bir anlam ifade edeceği anlaşılmıştır. Mesele bir şeyi ya da bir kimseyi yok etmek değildir. Böylesi bir düşünce doğru da değildir. Önemli olan var olmak için muhtemel tehlikeleri öngörmek, ancak gerektiğinde fedakârlıktan da kaçmamaktadır. Bu fedakârlık, insanlık için vazgeçilmez öneme haiz kutsal kavramların tacirliğini yapan, Türk milletine mensubiyet bilincinden ne yazık ki nasibini alamamışların anlayacağı bir duygu değildir. Hele hele barış için gerekirse kan dökmekten bahseden sorunlu kişilikler hiç mi hiç anlayamazlar.
Zamanın tüm çirkefliğinin yaşandığı bir döneme şahit olunmaktadır. Bununla birlikte Türk milleti için zaman ağır ilerlemektedir. Toplumun içe dönük hesaplaşma ve anlaşmazlığı her fırsatta ortaya çıkmaktadır. Her yeni ya da yeniymiş gibi pazarlanan gelişmeler kriz ve kaos tedirginliğini beraberinde getirmektedir. Türk insanı her sabah uyandığında, acaba bugün benim için güzel olan ne yapılacak sorusu yerine, bugün ne tür bir kriz ve anlaşmazlık çıkacak diye düşünmektedir. Ama bunu düşünenler bile kendi onurlu geleceklerini oluşturmak için ellerine geçen fırsatları heba etmektedir.
Sorunların en başında toplumsal huzurumuzu felç eden terör sorunu gelmektedir.
Ülkemizin doğusunda yaşanılan düşük profilli, asimetrik mücadele her gün bir vatan evladının hayatına mal olmaktadır. Dağlarda gezen eşkıya; devletin bekasını, milletin birliğini tehlikeye atmaktadır. Geçenlerde Şırnak'ın, Beytüşşebap ilçesi Beşağaç Köyünde meydana gelen katliamla Türk milletinin birlikte yaşama ideali linç edilmek istenmiştir. 15 Ocak 1996'da Güçlükonak'ta 11 sivil vatandaşın öldürülmesi benzeri bir olayın tekrar zuhur etmesi üzerine iyi düşünülmesi gereklidir.
Daha dün, 13 güvenlik görevlimizin Gabar Dağı'nda alçakça şehit edilişi sabır taşını çatlatmıştır. Türk milletinin her bir ferdi hainlerle kavgalı ve sorunlu olacaktır. Artık bu konuda milli duyarlılığı göstermenin vakti gelmiştir.
Terörün siyasi uzantıları ise, durmadan tevil yoluna giderek; nerdeyse her terör eylemine demokratik kılıf bulma aymazlığına gitmektedirler. Aslında kendilerinden beklenen davranışı tam olarak göstermektedirler!
Oyun uzunca zamandır vizyondadır. Devletle, milleti ihtilaflı, sorunlu iki taraf olarak gösterme gayreti tüm sakatlığıyla sürmektedir. Devlet sanki millet için yokmuş gibi; ya da devlet milletin hassasiyetini dikkate almıyormuş gibi bir anlayış yaygınlaştırılmak istenmektedir. Bazı odaklar da milleti rasyonel tercihlerden uzak, pragmatik gündemi olan bir topluluk olarak tanımlamayabilmektedir. Bu marazi ve kusurlu yaklaşımların amacı gerçekte, devlet ve millet ayrışmasına zemin hazırlamaktır. Bu durum belki de Türk medeniyetinin karşılaştığı en büyük kaosun habercisi niteliğindedir.
Uzlaşma ve hoşgörüden uzaklaşan bir toplumsal yapıyla yüz yüze kalınmıştır. Sorun çözme yerine, sorun üreten; en ufak meselenin dahi kriz istidadı taşıdığı bir duruma şahit olunmaktadır. Binlerce yıldan beri bir arada yaşayanlar, ne olduysa birlikteliklerini sorgular bir hale gelmiş bulunmaktadır! Benden, senden ayrımı; bizim mahalle, sizin mahalle ayrımı, sizinkiler, bizimkiler farklılaşması toplumsal sağduyuyu uçurumun eşiğine getirmiştir. Bu durum tam anlamıyla bir bunalımı, buhranı işaret etmektedir. Hayattan memnun, birbirine inanan, saygı ve sevgide rekabet yerini; kin ve kavgaya bırakmak üzeredir.
Bu aşamada yapılması gereken devlet, millet uyumunu tekrar tesis etmektir. Bunu öncelikle milli düşünen aydınlar gerçekleştirecektir. Türk milleti diğer milletlerden ayıran en önemli özellik; devletiyle bütünleşmiş yapısıdır. Bu tarihi mirası tekrar hatırlamak ve yaşatmak hepimizin sorumluluğundadır. Kimse demokrasi cinlikleriyle, saman altından kriz imal etmeye kalkmamalıdır. Kahramanlıkları, menkıbeleri, hatıraları, acıları, sevinçleri müşterek olanlar; küresel şebekenin tezgâhladığı sinsi oyunu da mutlaka bozmalıdır.
Gaius Mucius; acıda ve savaşta cesaret bir Roma erdemidir, diyerek yüzyıllar önce bir Kral'a meydan okuyordu. Aslında Türk medeniyetinin böyle hikâyelerden öğreneceği bir şey yoktur. Tür milleti tarihin her döneminde erdemleriyle var olmuş, bundan sonrada olmaya devam edecektir. Bu, ancak sorumluluk sahibi, kriz hikâyecileri ve kriz tüccarlarına inat; Türk milletine ait olmaktan gurur duyan, akılla cesareti birleştirmiş Türkiye sevdalılarınca gerçekleşecektir.
Unutulmamalıdır ki bölücü terör ve uzantıları asla sonuç alamayacaklar, açtıkları ateş ve fitne çukuruna kendileri düşecektir.
Son olarak; merhum H.Nihal Atsız'ın dediği gibi; gönülleri birleşenler selam sizlere; uzaktan dertleşenler selam sizlere...