Karlofça örneğinde olduğu gibi, Türk tarihinin hiçbir döneminde toprağın pazarlığı yapılmamış, mağlubiyet sonrası bile onurlu ve vakar duruş devem ettirilmiştir. Çakıl taşının hesabını yapan, bunun için kelle alıp vermekten bahseden Mete Han’ın torunlarına da başka bir şey yakışmazdı herhalde. Toprağın müzakeresini yapmayan, yapsa bile onurlu bir şekilde davranan kişiler Türk kimliğine sahip kişilerdi. Türk kimliği yüzyıllardır bu coğrafyada ki insanları bir arada tutarken, Türk kimliğini tartışmanın, müzakere etmenin kime ne faydası vardır? Şüphesiz Türk kimliğinin tartışılmaya açılmasının bütünlük ve birlik ruhuna düşman olanların işine geleceği aşikardır.
Evet, Türk kimliği müzakere ediliyor. Türk kimliği her geçen zayıflıyor. Türk kimliği, alt kimlikler düzeyine indirilerek, sözüm ona diğer kimliklerle eşit olduğu imajı verilmeye çalışılıyor. Halil İnalcığın deyimiyle, herkes kimliğini bir yerlerde arıyor. Bu paralelde CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “ çeşitli alt kimlikleri bu kadar vurgularsanız, ulus devlet olmaktan çıkarız” derken önemli bir sosyolojik gerçeğe işaret ediyor. Ama, 1991 yılında tek millet anlayışına itiraz edenleri Parlamentoya kimin soktuğu üzerinde nedense hiç durmuyor! Ne yazık ki kimlik tartışmaları toplumsal olayların merkezi olmuş durumdadır.
Kürt sorunu, bir Avrupa gezisinde önce sanal olarak takdim edildi. Arkasından Ankara’da, “Kürt sorunu vardır, daha çok demokrasiyle çözülecektir.” Denildi. Sonra Diyarbakır’da geçmişin hatalarından bahsedildi. Akabinde hem Kürt sorunundan, hem de; tek devlet, tek millet, tek dil, yek bayrak ülküsünden söz edildi. Yeni Zelanda’dan da bölücülük sorunu olduğu dile getirildi. Aynı zamanda, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık bağının bir üst kimlik olarak kabul edilmesi tartışılırken, dinin kimliğin oluşmasında önemli bir işlevi olduğu ifade edildi.
Dinin, sosyolojik entegrasyon için gerekli olduğu doğrudur. Aynı zamanda kimlik oluşumuna katkısı da yadsınamaz. Ancak, din ve vatandaşlık bağı bu zamana kadar yeterli olsaydı eğer, tek millet anlayışına itiraz gelir miydi? Demek ki, bu iki kavram yetmiyor. Kaldı ki, yüzyıllardır dinin birleştirici unsurundan kimse rahatsızlık duymadı, aynı zamanda bu konu fazla gündeme de gelmedi. Örneğin, Mustafa Kemal Hıristiyan Gagavuz Türklerini Türkiye’ye kabul etmeyip, Müslüman Balkan Türklerini kabul etmesi aslında dinin birleştirici tarafının her zaman dikkate alındığının bir göstergesi değil midir?
Türk kimliğine AB prizmasından bakanlar, etnik tuzaklar kurulduğunun farkında mıdırlar acaba? Her zamankinden daha çok ihtiyacımız bulunan Türk kimliğine karşı neden tahammülsüzlük bulunmaktadır?
Yeni yüzyılın medeniyetler arası bir mücadeleye sahne olacağı ortadır. O zaman Türk kimliğini müzakere etmeden bütün kesimlerce kabul edilmesi bir zorunluluktur. Kimlik meselesi Cumhuriyetin kuruluşunda çözülmüşken, konuyu yeniden gündeme getirmek hiç doğru değildir. Son tahlilde, Güneri Civaoğlu’nun ifadeleri Türkiye’nin durumu açısından uyarı niteliği taşımaktadır: “ ... Türkiye’nin kaymakta olduğu zemin aklı başında ve sorumluluk sahibi olanların uykularını kaçıracak kadar ciddidir”( Milliyet, 08.12.2005)
Bu çerçevede, umut ve azimle Türk kimliğine sahip çıkılması gerekmektedir. Türk kimliğinin müzakere edilmesinin sonuçlarını düşünmek bile ürkütücüdür. Tek devlet, tek millet, tek dil, tek bayrak ülküsüne bağlı kalınması üniter yapımız için gerekli ve zorunludur.
Türkiye Cumhuriyeti yaşacaktır. Türk kimliği her şeye rağmen var olmaya, egemen ve asli unsur olmaya devam edecektir. Bu bizim yüzyıllar öncesinden gelen bir irademizdir.