Günümüzde en yaygın devlet tipi olan ulus-devlet modeli, ortaçağın sonunda milli monarşilerin ortaya çıkışıyla başlayan bir örgütlenme biçimini ifade etmektedir. Ortaçağın sonunda başlayan bu örgütlenme biçimi tam anlamıyla 19.yüzyılda gerçek yapısına kavuşmuştur. 20.Yüzyılın ikinci yarısından itibaren global ölçekte yaygınlık kazanmış bir siyasal örgütlenme biçimi olan ulus-devlet, günümüzde varlığını devam ettirip ettirememe konusunda tartışmalara konu olmaktadır. Bu çerçevede ulu-devletin aşılmasında iki boyut devreye girmiştir:Birincisi, ulus-devlet ekonomi düzenindeki yetkilerini giderek ulus-üstü kurumlara devretmeye başlamıştır. Bu durumun bir ayağını ulus-üstü, neredeyse küresel çapta üyesi bulunan örgütler çerçevesinde alınan kararlar oluşturmaktadır. II.Dünya Savaşından sonra oluşturulan Dünya Bankası, IMF,OECD ve GATT gibi organizasyonlar burada önemli roller üstlenmişlerdir.Ulus-üstü oluşumlarda ikinci ayağı bölgesel anlaşmalarla kurulan, eski imparatorluklara alan genişliği ve nüfus büyüklüğü itibariyle benzese de, yapısı farklı olan bölgesel işbirliği anlaşmaları oluşturmaktadır. Böylelikle, ulus-devletin karar alma, uygulama ve denetleme özelliklerini aşındıran iki boyutlu ulus-üstü bir oluşum ortaya çıkmıştır. Ulus-devletin aşılmasında ikinci boyut yerel yönetimlerin giderek güçlendirilmesi, merkezi devletin olanaklarının, yetkilerinin ve sorumluluklarının kendi içindeki alt birimlere devredilmesi olmaktadır. Yani, yerel yönetimlerin giderek mali, idari, ekonomik düzlemde özerkleşmesi merkezi devletin etkisizleşmesi gibi bir sonucu ortaya çıkarmaktadır. Böylece, ulus-devlet’in tepeden ve tabandan aşındırılması yoluyla, sadece bir ara örgüt haline dönüştürülmesi süreci devreye sokulmuştur. Bu durumun doğal sonucu olarak da, uluslar arası sermaye ulus-devletten kaynaklanan hiçbir dirençle karşılaşmadan küresel bir pazara ulaşacak ve karını her türlü sosyal ve insani yıkıma rağmen en çoklaştıracaktır. Bu durum, yerel ve milli değerlerle uzlaşmaz bir durumu yansıtmaktadır. Kaldı ki milli eksenli yaklaşımların bu eşitsiz duruma itirazları da çok demokratik bir yaklaşımdır. Cin şişeden çıkmıştır. Küreselleşme süreci ve onun havarileri olan uluslar arası her türlü oluşumun sorgulandığı bir döneme girilmiştir. Bu bağlamda, demokrasi, insan hakları,hukuk gibi kavramların gerçek anlamda insanların geleceğine hizmet etmeleri sağlanarak, küresel oluşumların küresel düzende insanlığın aleyhine yapacakları faaliyetlere gerekçe olmayacakları bir toplum düzenine ihtiyaç bulunmaktadır. Bu çerçevede, işlevsel adaptasyon(inanmadan uyum) süreci sorgulanmaktadır. Nitekim başta Avrupa olmak üzere, bir çok yerde yerel değerler ön plana geçmektedir. Ulus-üstü oluşumların insanları memnun edemediği bir dönemden geçilmektedir.Artık bir Fransız işçisi haftalık çalışma saati olarak 35 saatlik kazanımını yitirmek istememektedir. Ayrıca, ucuz işgücünün kendi sosyal geleceği açısından ortaya çıkaracağı olumsuz etkilerin farkındadır. Bu bağlamda, AB Anayasasının 29 Mayısta Fransa’da, 1 Haziran’da Hollanda’da ret edilmesinin temelinde ulus-devlet anlayışına duyulan özlem ile, sosyal refah toplumundan uzaklaşmaya duyulan tepki yer almaktadır. Artık AB anlayışı kendi içinde sorgulanmakta, üye ülkelerin halklarına bile inandırıcı/ikna edici gel(e)memektedir. Lester C.Thurow Kapitalizmin Geleceği isimli eserinde; Avrupa’da ekonomiye ideolojinin yön verdiğini, dünyanın geri kalan kısmında ise ekonomileri ideolojilerin ortaya çıkardığını ifade etmektedir. Bu çerçevede yeni dünya düzeninde ideolojik merkezli ekonomik anlayışının marjinal faydası doruk noktasındadır. 1995 yılının sonlarında Fransa’da ortaya çıkan işçi grevleri; Fransız devlet bütçesinin Maastricht Anlaşması’nın prensipleriyle uyumlu hale getirilmesine yönelik çalışmalara yönelik bir tepkiydi.Yine aynı dönemde ABD’de Cumhuriyetçi bir başkan adayı ekonomik milliyetçilikten bahsetmekteydi. Berlin Duvarı’nın yıkılışı sonrasında ise Doğu Avrupa Ülkelerinde seçimleri eski komünistler kazanmıştı. Birbirinden çok farklı olan bu gelişmelerin ortak bir yanı bulunmaktadır: Mal, hizmet ve sermaye piyasalarının uluslar arası entegrasyonu, toplumları geleneksel uygulamalarını değiştirmeye zorlamaktadır. Bunun doğal sonucu olarak da, bu toplumların geniş kesimlerince de bu türden bir uluslar arası entegrasyona direnç gösterilmektedir. Avrupa artık refahını koruyamamaktadır. Küresel sermaye bir sel misali her tarafa girmekte ve girdiği yerleri kontrol etmektedir. 1950-1960’larda sosyal refah devleti Avrupa’da altın çağını yaşamıştır. Ancak kapitalizmin altın çağının galibi ise çalışanlar değil sermaye olmuştur. Son tahlilde sermaye sadece karı önceliğine aldığı için sosyal ve insani yaklaşımları görmezden gelmekte, yerel ve milli değerleri aşındırmaktadır.Ulus-devlet modelin önceliğinde yer alan konularla dünya genelinde ortaya çıkan ultra örgütlenmelerin yaklaşımları arasında ki uzlaşmazlıklar önümüzdeki dönemde de artarak devam edeceğe benzemektedir. Öte yandan, 1994 yılında, Endonezya’da; ABD, Kanada ve Avusturalya’nın da aralarında bulunduğu on sekiz Pasifik Bölgesi ülkesi 2020’de APEC-Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği-adını alacak bir serbest ticaret bölgesi kurmak üzere anlaşmaya varmışlardır.Bununla birlikte, kürselleşme olgusu aynı zamanda bölgeselleşme eğilimlerini güçlendirmektedir. Bu itibarla 2020’ lerin dünyasında dengelerin değişeceği ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı söylenebilir. Bu bakımdan her bir devlet, toplum yakın gelecek üzerine düşünüp öngörülerde bulunurken; ülkemizin de 2023 yılında ki hedefine odaklanması ve bunu hayata geçirmek için herkesin elinden gelen bütün çabayı sarf etmesi gerekmektedir. Zira yeni dünya düzeninde milli kültürlerin etkisi ve önemi artacaktır.