Kurban Bayramında Ülkü Arkadaşlığını Düşünmek

Kurban, Arapça isimdir. Sözlük anlamı, “yaklaşmak, yakın olmaktır.” Allah’a manen yaklaşmak amacıyla belirlenmiş vakitte, kurban niyetiyle kesilen hayvana verilen addır. Kurban sözcüğü, kurban anlamında olmak üzere Kuran-Kerim’in çeşitli surelerinde yer alır. Hac süresinde(ayet:36), “ kurbanlık deve ve sığırları, Allah’ın size olan nişanelerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Bağlı halde keserken Allah’ın adını anın. Yan üstü düşüp ölünce etinden yiyin. İsteyene ve istemeyene verin.” buyrulmuştur. Kurban derisi ise kurbanın bir parçasıdır. Derinin hayır için bağışlanması uygundur. Satılması doğru olmaz. Nitekim Peygamberimiz bir hadisinde, “ kurban derisini satan kimse kurban kesmemiş sayılır” demiştir.

Kurban bayramını geçireceğimiz şu günlerde gönüllerin kırık, kalplerin buruk, inançların bunalımda olduğu bir gerçektir. Oysa gönüllerin bayram yerine dönmesi, yüreklerin coşması her sağduyulu insanın isteyebileceği bir durumdur. Buna rağmen görünmez bir şekilde bu milletin fertleri umutsuzluğa, karamsarlığa sürüklenmekte; birbiriyle kavga eder bir durumda olunması istenmektedir. Her gün yeni bir psikolojik operasyona maruz kalınmakta, bu operasyonlara karşı tavır geliştirilememektedir. 4 Temmuz 2003 tarihindeki askerimizin alçakça maruz kaldığı, çuval olayı halen bilinçlerimizde habis bir ur gibi durmaktadır. Çuval olayını unut(a)mayan yürekli bir Türk Albayının, Amerikalı Albay ve ekibine yönelik eylemi kimi çevrelerce sulandırılıp manüpüle edilse de, kırılan milli gurur için yeterli olmamıştır. Bu çerçevede milli gururun tamiri için milli kimliğe sahip çıkılması bir zorunluluktur. Bu sorumluluk öncelikle ülkü arkadaşlığı yapanların omuzlarındadır.

  Diğer taraftan birbiriyle ülkü arkadaşlığı yaptığını düşününler kimi zaman birbirleriyle çatışmakta, yeni ihtilafların hortlak gibi ortaya çıkmasına sebep olmaktadırlar. Bununla birlikte çatışmalar bir noktadan sonra idealist birlikteliklerin sürdürülebilir niteliğini tehdit etmeye başlamaktadır. Türk milletinin birliğine ve varlığına iman edenlerin çelişkiler yaşaması, farklı yaklaşımlarının olması kabul edilebilir bir durumdur. Rahmetli Erol Güngör’ün deyimiyle; “farklılıklar zenginlik yaratır.” Ama farklılıkları, müştereklerde buluşturmak gerekmektedir. Nitekim farklılıklar; ayrılıkların, hiziplerin, fitnenin nedeni olmamalıdır.

Bir defa insan en çok kendine benzeyeni sever. Çünkü her insan her şeyden önce kendini sever. Bununla birlikte kendini sevmeyen hiç bir şeyi sevmez. Yaşamda çoğunlukla davranışlarımız, düşüncelerimizin sonucunda ortaya çıkar. Gandi’nin deyimiyle, düşünceler bir insanın kaderi olabilir. Bu da ancak, davranışla mümkündür. Birçok kimse yaşarken davranışlarını çoğunlukla başkasına göre belirler. Bu süreçte kafalarda, şu melun soru uçuşur durmadan: ‘O, ne der acaba?’

 ‘O ne der’e odaklanan bir davranış ve düşünce bütünlüğünün özgün olması, özgür olması beklenmemelidir. Kişi kendi yaşam endeksini tanzim ederken, birçok faktörü bağımlı değişken olarak belirler. Ne yazık ki, kişinin hayatında kendisinden başka her şey ve herkes vardır. Özgün ve özgür olamayan kişiliklerin bağımlılık derecesi çok yüksektir. Bunun sonucunda mutluluğun kaynağı ise dışsal faktörlerdedir. Artık kişi, kendi dünyasında ki olayların öznesi olmaktan çıkmıştır. Bütün zihinsel süreçlerin belirleyenleri artık çok ortaklı bir şirketin yönetim kurulundaki sisteme benzer bir yapıya dönüşmüştür.

Kendi ol(a)mayan kişi hep başkasının istediği birisi olarak, zaman içinde bir nesne konumundan öteye gidemez. Başkalarını mutlu etmeye yönelik kurgulanan yaşam, önce kişinin kendisinin mutlu olmasıyla gerçekçi ve kutsal olacaktır. Kendisi mutlu olmayan bir kişinin mutluluğun misyoneri olacağı iddiası çok gülünçtür. Başkasını memnun etmeye yönelik kurgulanmış bir yaşamın kişiye ne getireceği tartışmalıdır. Zira, yaşam orijinini başkasına göre belirleyen birisinin sahici, realist, tutarlı, tavırlı olması zaten beklenemez. Çünkü artık böyle bir kişilik kurumuş yaprak gibi her bir esintide bir taraftan başka bir tarafa savrulup duracaktır.

İşte böylesi bir ortamda, bu tip kişiler en kutsal değerlere sahip olduklarını iddia ederek taraf bulmaya çalışırlar. Taraflık inanmışlıktan değil de, yalnızlıktan ve birey olamamanın vermiş olduğu kaygılardan ileri gelir. Taraf olduğu andan itibaren de çarpık bir şekilde ihtilafları körükleyerek, oluşan ilk fırsatta başka bir yere ait olmak üzere bulunduğu yere tabiri caizse ihanet ederler. Fert ol(a)mamış, mutsuz ve umutsuz olan, tavır ya da davranışlarını hep başkasına göre belirleyen, temel aile terbiyesinden mahrum kalmış kişiliklerin ülkü/amaç/ideal arkadaşlığı yapması zaten olanaksızdır.

 İnsanların inanışları, başkasına bağlı değildir. Bu bakımdan kişilerin inanışını almak, ya da yeni inanışlar sunmak doğru değildir. Zira, bulunduğu yeri kolaylıkla terk edebilen kişilerin, başkasının değer yargılarını değiştirmek istemelerindeki isteklerini görmede şaşılacak bir taraf yoktur! Bir ideolojinin verilip alınması da nedense hep onların tekelindedir.(?) Bu kişiler bir insana ideolojiyi verirken, ya da o kişiden ideolojiyi alırken hiç utanmaz ve kendilerini analiz etmezler. Bütün bunları yaparken de ağızlarından en kutsal ifadeleri hiç eksik etmezler!

Bu söylenenler olurken, kişinin dışındaki dünyada son derece tehlikeli bir süreç etkisini artırarak devam etmektedir. Bu süreçte her türlü görsel ve yazılı iletişim araçları da tüm çarpıklığıyla bilinçleri işgal ederken; kişiye ger gün umutsuzluk, mutsuzluk aşılamaktadır. Sabah, akşam yayınlanan kadın programları, toplumdaki her türlü çarpıklığı abartarak anlatıp, her gün umutsuzluğu beyinlere enjekte etmektedir. Banu Alkan’ın ve uzatmalı sevgilisinin seviyesiz ve hayasız davranışları, canlı yayında her türlü ahlaksız yaklaşımlar, çığırından çıkmak da olan bir toplumsal yapının göstergesi değil midir? Erotizm düşünceleri esir etmiş, ahlaksızlık her gün belirsiz ve sayısız salvolarıyla yürekleri, zihinleri altüst etmiştir. Ne gariptir ki, şikayet edilse de, bütün bu programlar seyredilmekte, kimi zaman da takdir edilmektedir! Düşünceyle eylem arasındaki tutarsızlık, her zamanki gibi ortaya çıkmaktadır. İşte, bu toplumun her türlü değerine karşı tavırlı, kasıtlı bir saldırının içinde olanlara karşı mücadeleyi vermesi gerekenler ülkü arkadaşlığı yapanlardır.

Themistokles, her olayda kendine pay çıkaran, kibirli, çalımlı, kuruntulu, burnu büyük bir Atinalıydı. Her fırsatı çıkarının kapısı gibi görürdü. Her imkânı, kendisine mutlaka verilmesi zorunlu bir hakkın teslimi sayardı. Bütün hedeflerini yükselme tutkusu üzerine kurmuştu. Herkesin bu tutkusunu gerçekleştirecek şekilde davranmasını isterdi. Filozof Bacon, bu tutkunun insan gövdesinin salgıladığı en açgözlü safra olduğunu ifade eder. Bu safra; insanı ateşli, atılgan, fırsatçı karakterin bütün detaylarında keskinleştiren bir zaafa yönlendirirmiş. Bazılarını yükselme delisi haline getiren isyan tertipçiliği, gücünü bu açgözlü safradan alırmış. İşte ülkü arkadaşlığında, ülkü birliğinde Themistokles tarzı davranışlar bulunmamalıdır. Bununla birlikte bir ilişkiyi en çok zedeleyen dedikodu, fitne gibi olumsuzluklara da izin verilmemelidir.

Kişilerin sahip olduğu dünya görüşlerinin kalite düzeyleri, kendi kişisel kalite düzeyleriyle yakından ilişkilidir. O bakımdan öncelikle kişinin her açıdan kaliteyi hedeflemesi gerekmektedir. Özellikle ülkü arkadaşlığı yapanların bu duruma çok dikkat etmeleri gerekmektedir. Kişilik sorunları bulunanların; kutsalları kullanarak en saf ve idealist fikirleri yıpratmalarına izin verilmemelidir. Ülkü arkadaşlığının önemini kavrayanlar, güçlüklerden çekinmemelidir. Çünkü güçlükler; insanın gerçekten ne olduğunu meydana çıkaran şeylerdir.

Bir bayramı daha kutlarken, gönüllerinizin bayram yerine dönmesi dileklerimle…