19.Yüzyılın sonu 20.yüzyılın başından beridir beşeri bilgi alanlarında şaşırtıcı bir ilerleme yaşanmıştır. Bu alanlar giderek daha uzmanlaşmış ve durmaksızın çeşitlenmiştir. Isaac Newton için bilim dinden ayrı değil, hatta tersine dinin bir veçhesi bir yan ürünüdür. Newton’a göre bilim, Yaratıcının kusursuz tasarımını keşfetmenin ve ortaya çıkarmanın bir aracıydı. Yani bilimle din iç içeydi. Newton özerk ve kendi kurallarına sahip bir bilim faaliyetini asla tahayyül etmedi. Fakat Darwin döneminin bilimi kendisini daha önce var olduğu bağlamdan koparıp rakip bir soyutluk biçiminde tesis ederek tam bir alternatif anlam kaynağına dönüştü.Bu durumun sonucunda bilimle din arasındaki uyum ortadan kalktı. Böylelikle insanlık git gide bilimle din arasında bir tercihe zorlandı. Bu yüzden Darwinci bilim anlayışı dinin sadece ifadelerine değil, işlevsel faydasına( şeyleri bir arada tutma kapasitesi, amaç ve anlam sağlama özelliği) yönelik de bir tehdit haline geldi.
Aynı süreç psikoloji ve sosyoloji alanlarında da ortaya çıktı. Bu nedenle psikoloji ve sosyolojide başlı başına bir anlam kaynağı haline geldi. Nitekim, farklı anlam odakları seçiminde çelişkide kalan Batı insanı dünyayı algılamakta zorluklar çekmeye başladı. Batı insanı bugünü anlamakta zorlanınca düne müracaat etme gereğini hissetti. Böylelikle Batı insanı tarihsel husumetleri ön plana çıkararak diğer milletlerle sağlıklı ilişkiler geliştiremedi. Zira, yaşanılan anlam krizi neticesinde kendi birlikteliğinin de sorgulandığı bir dönemden geçilmektedir.
Batı insanının yaşadığı dünyayı anlama ve anlamlandırma krizi neticesinde birbiriyle çelişen ve çatışan anlam merkezleri uzlaştırılamaz mutlakların ortaya çıkmasına sebep oldu. Farklı anlam merkezleri arasında bocalayan Batı insanı hangi anlam merkezine inanacağını tam belirleyemedi. Bu sürecin sonunda kendi çıkarından başka bir şeyi düşünmeyen bir zihniyet ortaya çıktı. Aslında bu durumun sosyal manada bir temeli de oluşturulmuştu. A.Smith’in, ‘bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler’ ifadesi kendi bireysel menfaatinden başka bir şey düşünmeyen kişilerin ortaya çıkmasında sanki bir gerekçe oldu.
Diğer taraftan I.Dünya Savaşından önceki döneme şevkli bir iyimserlik hakimdi.Anılan dönem belki de Batı toplumunun yaşadığı en coşkulu dönemlerden biriydi. Yeni açılan bilgi alanları, yeni keşifler için verimli bir toprak gibiydi ve insanlığa yarar getirecekti. Sanat, bilim gibi alanlardaki gelişmeler insanlığın yaşadığı koşulların gelişmesine hizmet edecek, belki de T. More’un, ‘Ütopyası’ hayata geçecekti. Jules Verne’nin ifadesiyle insanlığın mükemmelliğe ulaşması sadece bir zaman ve ince ayar meselesiydi. Ancak I.Dünya Savaşı bu düşünceyi tam anlamıyla ortadan kaldırmıştır. İnsan hayatının iyileşmesi yönünde yeni imkanlar sunduğu düşünülen bilim, bizzat o hayatı ortadan kaldıran yeni ve daha korkutucu araçlar üretmişti.Batı kültür ve uygarlığı tarihin tanık olduğu an kanlı ve yıkıcı savaşlardan birine yol açmıştı. Aynı şeyi II. Dünya Savaşı için de söylemek mümkündür. Bununla birlikte bilginin iyiden iyiye uzmanlaşan alanlarının çok çeşitli ve karşılıklı çelişen iddiaları karşısında tercih yapmakta çelişkiye giren Batı toplumsal yapısı manevi yapının da yıpranmasıyla birlikte krize girdi. Kısaca belirsizlik ve anlam bunalımı yaşayan Batı insanı dünyayı anlamakta/algılamakta zorlanmaya başladı. Böylesine bir toplumsal yapının eşliğinde kurulan Avrupa Birliği bugün kendi içinde kendi üyeleri tarafından da sorgulanmaktadır. Bireyin yaşadığı anlam krizi neticesinde algılama netliği sağlamak için bir saadet zinciri misali oluşturulan Avrupa Birliği’nin kuruluş temelinde tam bir güvensizlik ve endişe yatmaktadır. Daha oluşumunda tereddütlerin meydana geldiği bir organizasyonun insanlığın geleceği için ne gibi yararlar sağlayacağı ciddi anlamda tartışılmalıdır.
Dünyayı anlamakta/algılamakta zorlanmayan Türk toplumu için artık bir medeniyet projesi hayata geçirme vakti gelmiştir. Tarihin her döneminde -merhum Sabri Ülgener’in de belirttiği- zihniyet itibariyle ‘şükür’ anlayışından ayrılmayan, farklı anlam merkezleri bulunmayan, değerlerine bağlı bir toplumsal yapısı olan Türk milletinin artık yeni çağa şekil ve ruh verme vakti gelmiştir.Bu durum özlemden çok amaç olmalıdır. Türk Milleti geçmişiyle bütünleşerek bu amacı hayata geçirebilir. Elie Wisel’in güzel sözünü burada ifade etmek yerinde olacaktır: “ Tehlike unutmakta yatmaktadır. Fakat unutmak sadece ölüleri etkilemekle kalmaz. Eğer unutma başarılı olursa dünün külleri yarının umutlarının üzerini örtecektir.”