İkinci Arap Sonbaharı

Tarihsel anlamda köklerini ortaçağda aramak mümkünse bile oryantalizmin kuramsal yapısı, 19. yüzyılın başlarında, Batılıların, gizemli Doğuya yönelmeleri ve buralardaki zenginliği sömürme yollarını araması emperyalist zihniyet yapısının eylemleri ile şekillenmiştir. Sözünü ettiğimiz bu şekillenme süreci ile ilgili kesin bir tarih vermek kuşkusuz mümkün değildir ancak Napoleon Bonaparte'ın 1798 yılındaki Mısır seferini, oryantalizmin organize miladı olarak görenler vardır.

Oryantalizm, temel anlamda bir ötekileştirme üzerine inşa edilmiş olduğu için sorunlu bir kavramdır. Dünyayı doğu ve batı olarak iki kampa ayırmış, batının uygar ve güçlü, doğunun ise geri ve zayıf olduğunu düşün-müş-dürmüştür. Küreselleşen dünyanın ulusallaşan devletleri ‘paradoksu', Doğu toplumları için bölüne bölüne yok olma süreci demek olmanın yanında, Büyük ve Şanlı Doğu medeniyetinin(kastımız en temelde Türk-İslam medeniyetidir) böylece tahliyesi de demektir. (bizim milli devlet algımız en temelde emperyalizme karşı bir direnç hattıdır, burada bahsi geçen ulusal devlet tanımlaması ile karıştırılmamalı)

Batının, "Rönesans, Reform, Fransız İhtilali, Sanayi İnkılabı, Sömürge ve Pazar ihtiyacı" domino taşı etkisiyle tüm dünyayı olumsuz etkilerken bu süreci yalnızca izlemek ve hatta ilerisinde bu sürecin mağduru olmak kaderini bozamayan ‘Doğu', bu gün yeni domino taşlarını ve etkilerini fark etmek zorundadır...

Batının bu organize ve neden-sonuç eksenli etkilerinin yanına Yahudi inanmışlığını ve azmini de koyduğumuzda mevcut fotoğrafı daha dikkatli okumak gereği hâsıl olur. Birinci Cihan Harbinin öncesinde Arap coğrafyasında tohumları atılan kavmiyetçilik (oryantalizmin, ötekileştirme psikolojisinin ciddi bir sonucudur) ve savaşın ardından sürecin nereye geldiği de malumunuzdur. Bu malumata 19. yüzyılın sonlarından itibaren İsrail'in kendi arazisini boşaltma planını da eklediğimizde karşımızda daha organize bir iş görürüz. 2. Dünya Savaşının sonunda ise Batı, kendi içinden ürettiği ötekiler (doğu bloku ülkeleri) ile mücadele ederken aslında hem kendini diri tutuyor hem de kendisine bir pazar hazırlıyordu. Aynı zamanda liberal-kapitalist sistemin en güzel reklamıydı bu ayrılık. Bununla birlikte artık ‘Batı'ya karşı direnmek demek maalesef yine bir batı markası olan ‘sosyalizm'le mümkün görünüyordu modern dünya için. Neticede iğdiş edilen yalnızca kültür, din, insan ve medeniyet coğrafyası değil aynı zamanda düşünce dünyamızdı. Bugün de süreç devam etmektedir(2. Dünya Savaşının ardı sıra İsrail'in devlet kurması ise fotoğrafı okurken unutmamamız gereken bir kalın ayrıntıdır).

Tevrat'ı okuduğunuzda -İsrail bayrağında da simgeleşen- Fırat ve Nil arası vaat edilmiş toprakların, bugün BOP olarak kodlanması ise devam eden sürecin en ciddi emaresi sayılır. Zira 1930'larda Araplara verilen ‘özgürlük' şimdi ‘double özgürlük' ile değiştiriliyor. 1 ve 2. Dünya Savaşları ile önce nefes alan sonra devlet kuran Siyonizm, bu krizin ardından Fırat ve Nil arasını hedeflemektedir.

Modern batının bugünkü arzusu (İsrail'in de mutabık olduğu ve İsrail'le de barışık) bir ılımlı İslam projesidir. Bunda her ne kadar hedef İran gibi gösterilse de bilakis hedef İran değil, Türkiye'dir. Zira İran için dünya, kendi coğrafyasıdır. Türkler içinse durum hiçbir zaman böyle olmamıştır.

Filhakika ötekileştirmek bizim geleneğimizde yoktur. Vahdet dinine inanan, imanı ‘bir', bir büyük medeniyetin çocuklarını mezhep, ırk, cemaat ve saire ile bozmak, batının doğuya bakış açısına (oryantalizme) hayat, nefes vermektir. Mesele uzun lakin şunu söylemeden geçemeyeceğim; Batı, toplumsal, dinsel, kültürel ve en temeldeki ‘birey' algısı ile parçalandıkça büyür, bölündükçe zenginleşir. Aynı sebep dairelerinde bizim bölünmemiz, parçalanmamız bizi yok eder. Zira bizim binimiz bir, onların biri bin...

Mesele kabaca ve kısaca böyle, anlaşılmıştır umarım.

Selametle...   

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.