Ayhan, yaptığı yazılı açıklamada, seçim öncesi olası ekonomik gelişmelerin, bir korku unsuru gibi gösterilerek kamuoyunun piyasa tehdidi ile yönlendirilmeye çalışıldığını öne sürdü.
Haluk Ayhan'ın açıklaması şu şekilde;
HALKI KANDIRAMAYACAĞINI ANLAYAN İKTİDAR ŞİMDİ DE KORKUTMAYI DENİYOR.
Türkiye'de bir puanlık faiz artışının 2 milyar YTL'lik maliyeti olduğunu söyleyen ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı dünyanın en yüksek faizlerini ödeyerek borçlanan ülkemizin bu güne kadar üstlendiği maliyetleri hiç hesaba katmıyor. Bir ay önce yapılan beyanlarda %5 puanlık faiz artışının, dış borçlar üzerinde %1.8 puanlık artış getirdiğini söyleyen ekonomiden sorumlu Bakan, seçim öncesi olası ekonomik gelişmeleri bir korku unsuru gibi göstererek kamuoyunu adeta piyasa tehdidi ile yönlendirmeye çalışmaktadır.
Ancak çok iyi bilinmelidir ki AKP hükümeti zaten 4 yıldır uyguladığı politikalar ile ülkemizi borç ve faiz batağına her geçen gün daha fazla sokmuştur. AKP hükümeti küresel piyasalarda olağanüstü genişleme konjonktürünün yaşandığı bir dönemde, IMF'nin çizmiş olduğu programı, ülke menfaatlerine aldırmadan, harfiyen uygulamış ve ülkemizi dış dünyaya yüksek reel faiz sunan bir spekülasyon cenneti haline getirmiştir.
Halihazırda faiz oranları gelişmiş ülkelerde ortalama %2-3 seviyesine gerilemiş, gelişmekte olan ülkelerde de ortalama %6 civarına düşürülmüşken, ülkemiz dünya üzerinde kısa ve uzun vadede en yüksek faizi ödeyen ülke konumuna gelmiştir. Ülkemizin kısa ve uzun vadeler için ödediği %18-19 faiz, Brezilya (kısa vade %12, uzun vade %6), diğer Latin Amerika Ülkeleri (%8-9), Macaristan (%7.8), Polonya (%4.5-5) ve Asya ülkelerinin (%4,5-5) çok üzerinde bir seviyede bulunmaktadır.
Bu durum dünya ortalamasına göre ortalama %13 daha yüksek faiz ödeyen ülkemize, ekonomiden sorumlu Bakanın son hesabı ile, her yıl fazladan 26 milyar YTL ( yaklaşık 20 milyar Dolar) ilave bir maliyet yüklemektedir. Öyleyse soruyoruz, Türkiye ekonomisine olan güvenin sözde arttığı söylenen son dört yıllık AKP döneminde bu yüksek faiz ve paralar uluslararası spekülatörlerin cebine niçin aktarılmış ve aktarılmaya devam edilmektedir. Oysaki ödenen bu fazladan faiz ile ülkemizde her yıl 150.000 kişiye istihdam imkânı yaratılabilirdi.
Hükümetin sözde enflasyonu düşürmek ve borçları azaltmayı hedefleyen makro ekonomik idaresi son döneminde iflas etmiştir. AKP iktidarının dört yıllık temel işlevi, iç ve dış borçlar ile cari açığı arttırmak ve böylelikle küresel spekülatörlere ve yabancı sermayeye fahiş karların ödenmesini sağlanmak olmuştur.
AKP Hükümetleri cumhuriyet hükümetleri içerisinde borçlanma şampiyonu olmuş, 58. ve 59. AKP Hükümetleri döneminde, ülkemizin toplam dış borç stokunu 129.7 milyar dolardan, 206.5 milyar dolara çıkartmıştır. Bu kapsamdaki özel sektörün borç stoku ise 2002 yılında 44.1 Milyar dolardan 2006 yılında, 121.2 milyar dolara yükselmiştir. Türkiye'nin bütün cumhuriyet tarihi boyunca biriktirmiş olduğu dış borcun yarısını, AKP iktidarı 4.5 sene içerisinde biriktirmiş ve mevcut borç yükünün üzerine ilave etmiştir. Merkezi hükümetin iç borç stoku ise 95.2 milyar dolardan mart ayı sonu itibariyle 191.1 milyar dolara yükselmiştir. Ülkemizin toplam iç ve dış borcu 397.6 milyar doları bulmuştur. AKP hükümeti borç rekortmeni olmuştur.
Aşırı değerli YTL ve reel ücretlerdeki düşüş ve yüksek faizin etkisi ile enflasyonda göreli bir düşüş yaşanmış, ancak son dönemde, tüketici fiyatları iki haneli seviyesine geri dönmüştür (%10.98). Bu yıl başında konulmuş olan % 4'lük yıllık enflasyon hedefi çoktan aşılmış, sözde enflasyon hedeflemesi yapan Merkez Bankası tarafından bile telaffuz edilemez hale gelmiştir. Piyasalarda ise bu hedef artık sadece bir masal olarak algılanmaya başlanmıştır.
Ekonomik büyüme hızı resmi istatistiklerin değerlendirme yöntemlerinin değiştirilmesi gibi nedenlere ne kadar makyajlanırsa makyajlansın bir miktar artmış olsa da, işsizlik oranı 2001 yılı krizi sonrasındaki seviyesini aşamamıştır. Kapasite kullanım oranlarındaki artış istihdam artışını desteklememekte, reel ücretlerdeki gerilemeye ve kayıtdışı istihdama bağlı bir verimlilik artışından kaynaklandığı görülmektedir. Nitekim sanayi üretimi ve kapasite kullanım oranları yükselirken işsiz sayısı artmaktadır. Ülkemizde çalışma yaşındaki 52.1 milyon nüfusun ancak 22.1 milyonu kayıtlı olarak istihdam edilmektedir. Kayıtlı işsizlik oranı %11.8, tarım dışı sektörlerde bu oran 13,7 seviyesinde bulunmaktadır. Buna karşın açık işsiz sayısına, yani iş aradığını beyan eden nüfusa, iş aramayan ancak çalışmaya hazır olanları, iş bulma ümidi olmayanları ve eksik istihdamı eklediğimizde işsiz sayısı 5,5 milyonu bulmakta ve işsizlik oranı da %20'lere yükselmektedir. Buna ilave olarak, ülkemizde halen kayıtdışı istihdam önemli bir sorun olarak gündemdedir. Kayıtlı ücretli sayısı kadar kayıt dışı çalışan yada çalışmak zorunda bırakılan ve sosyal güvenlikten yoksun bulunan önemli bir kesim bulunmaktadır.
Bu durum ekonomik büyümenin istihdama refaha ve halka yansımadığının en önemli göstergesidir. Reel ücretlerdeki düşüş nedeniyle çalışan kesimin yaşam koşulları da giderek ağırlaşmakta ve gelir dağılımındaki adaletsizlik artmaktadır.
AKP Hükümetinin görev başında olduğu Aralık 2002 - Aralık 2006 döneminde dış ekonomik dengelerin gelişimi de maalesef kamuoyu önünde açıklanan başarı öyküleri ile pek bağdaşmamaktadır.
Parite farkları dahil her türlü illüzyon kullanılarak hesaplanan ihracat artış rakamları gerçeğin gölgelenmesinden başka bir işe yaramamaktadır. Esasen AKP'nin işbaşında olduğu 4 yıllık dönemde, ülkemizin yurtdışından yaptığı ithalat, ihracattan daha hızlı artarak dış ticaret açığını Cumhuriyet Tarihinin en yüksek seviyesine ulaştırmış ve sağlıklı olarak finansmanı mümkün olmayan bir cari açığın ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Cumhuriyet tarihinin en yüksek rakamına ulaştığı söylenen ihracatımız maalesef yine Cumhuriyet Tarihinin en yüksek ithalat artışını ve dış ticaret açığını beraberinde getirmiştir. AKP hükümetinin görevde olduğu 4 yıllık dönem içerisinde (Ocak 2003 -Aralık 2006 ) toplam 269.2 milyar dolar ihracat yapılmış, buna mukabil aynı dönemde 421 milyar dolar ithalat gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla bu dönemde dış ticarette toplam 151.8 milyar dolar açık verilmiştir. Bir başka değişle bu dönemde dış ticaret ile Türkiye'den 151.8 milyar dolar net döviz çıkışı (kaybı) olmuştur. Bu açık, Cumhuriyet hükümetleri içinde yurtdışına gerçekleşen en büyük net döviz transferidir.
Dolayısyla cari işlemler açığı, dört yılda katlanarak büyümüş, 2002 yılında GSMH'nın %0.8'i seviyesinden 2006 yılı sonu itibariyle GSMH'nin %7.9'una ulaşmıştır. Dış Ticaret açığı 2002 yılında 15.4 milyar dolardan 2006 yılında 52 milyar dolara yükselerek GSMH'nin %13'ü seviyesine yükselmiştir.
Bu derece yüksek bir dış ticaret ve cari açığı finanse etmek için, döviz kurunu gerçekçi seviyesinden daha düşük, faizleri ise yüksek seviyelerde tutarak, yurtdışından ülkemize akan kısa vadeli sermaye hareketleri için bir spekülasyon cenneti yaratılmıştır.
Diğer taraftan, 2003-2006 döneminde dünya ticaretinde daha önceki dönemlerde kıyaslanmayacak ölçüde hızlı bir büyüme dönemi yaşanmamıştır. Bu dönemde dünya ticaret hacmi rekor seviyede yıllık ortalama %20 seviyesinde artmıştır. Buna mukabil Türkiye'nin dolar cinsinden ihracat artışı %24, Euro cinsinden hesaplandığında ise %15.6 seviyesinde kalmıştır. Görüldüğü gibi son dört yıllık dönemde esasen dünya ticaret hacmindeki artışın üzerinde kayda değer bir ihracat artışı da sağlanamamıştır.
AKP döneminde sözde rekorlar kırdığı iddia edilen ihracat, makro ekonomik kırılganlığın azaltılmasına hiçbir katkı sağlayamamıştır. İhracat artışı, makro ekonomik istikrarın değil, cari açık ve dış ticaret açığının büyümesi yoluyla bizatihi istikrarsızlığın kaynağı haline gelmiştir.
Zira, bu dönemindeki hızlı ihracat artışı, verimlilik ve istihdam artışına değil, fabrika ve işyeri kapatmaların, işsizliğin artmasına; üretim artışına değil, daha ziyade ithalat ve yabancı girdi ve tüketim malı kullanımının yükselmesine; döviz girdisinin artmasına değil bizatihi döviz kaybının yükselmesine yol açmıştır.
Bunun en önemli sebebi, AKP Hükümeti döneminde düşük kur politikası ve ithal girdi kullanımına dayalı politikalar yoluyla Türkiye'nin bir ithalat cenneti haline getirilmesidir. İhraç ürünlerine girdi olarak kullanılan ara malları her yıl artan oranlarda ithal edilerek ara mamulleri üreten yerli sanayi çökertilmiştir.
Ülkemizde son yıllarda istihdama, vergi gelirine ve sosyal refaha hiçbir katkısı olmayan sözde ihracat artışı, düşük kura rağmen yerli üretimin ve yan sanayinin yok olması pahasına gerçekleştirilmektedir.
Dış Ticaret alanında kendi sahasında bile oyunun kurallarını belirleyemeyen hükümet, maalesef bu alanda küresel tuzakların kurbanı olmuştur. Dış ekonomik ilişkilerde milli menfaatleri koruma zafiyeti içerisindeki hükümet, mal üreten ama, istihdam, gelir ve refahı üretemeyen, kendi kaynakları üzerinden elde edilen katma değeri kontrol edemeyen, yeni global ticaret sisteminde bir aktör değil, bir kurban durumuna düşmüştür.
Esasen 2002-2006 döneminde ekonomik büyüme ve ihracatta önemli atılım gösteren gelişen Pazar ekonomilerinin hiçbirinde ülkemizde yaşanan boyutta bir ithalat artışı, dış ticaret açığı ve cari açık ortaya çıkmazken, gelişen Pazar ekonomilerinin pek çoğu dünyadaki uygun ekonomik konjonktürden istifade ederek dış ticaret fazlası ve cari işlem fazlası vermeye başlamış, ülkemiz ise, bu dönemde rekor düzeyde cari işlem açığı vererek yabancı girdi ve sermayeye bağımlı bir ekonomi ve ticaret politikası sonucu küresel ticarette kaybeden ülke olmuştur.
AKP hükümeti döneminde verilen ticaret açıkları ve yapılan ithalat ile ülkemizde büyüme ve istihdamın artması yerine, Türkiye'nin yüksek ticaret açığı verdiği AB Ülkeleri, Çin, Rusya gibi ülkelerde istihdam ve büyümeye katkıda bulunulmuştur. Ülkemizde sadece 2006 yılında verilen 52 milyar dolar Ticaret açığı ile 406.250 kişiye istihdam yaratma olanağı sağlanabilecekken, bu olanak ticaret açığı verdiğimiz ülkelere aktarılmıştır. AKP döneminde dış ticaret ülkemizdeki istihdam ve refahın artışına vesile olamazken, başka ülkelerdeki istihdam ve refahın artmasına katkıda bulunmuştur.
Ülkenin belli başlı sanayici örgütleri temsilcileri tarafından da açıkça vurgulanmakta olan bu durum karşısında gerekli tedbirleri alamayan hükümet, maalesef son dönemde en yetkili ağızlardan ekonomik durumun daha da kötüleşebileceği tehdidi ile halkı korkutma yolunu seçmiştir.
Halkı daha fazla kandıramayacağını, bu düzene sandıkta dur denileceğini anlayan hükümet şimdi de, çıkar birliği içinde oldukları çevrelerin de desteğiyle, bu tablonun daha kötüye gidebileceği düşüncesiyle halkı korkutmaya çalışmaktadır. Ancak tarih boyunca her türlü güçlüğün üstesinden gelmiş ve hiçbir korku ve dayatmaya boyun eğmemiş yüce Türk Milleti iktidara hak ettiği dersi sandıkta verecektir.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
EtikHaber
Yalnızca üyeler yorum yazabilir. lütfen giriş yapın yada üye olunuz. www.etikhaber.com! |