Pazar günlerini çocukluğumdan beri sevmem. Pazartesinin gelişini hatırlatır hep bana.
Eğer bugün evdeyseniz ve biraz televizyon seyredeyim diyorsanız büyük olasılıkla hüsrana uğrarsınız.
Hele hele de vakit geçirmek için değil, bir şeyler öğrenmek için bir program arıyorsanız vay halinize...
Bu nedenle TV başına nadiren otururum pazarları.
Ancak biraz şanslıysanız arada nitelikli programlara rastlarsınız.
Nitekim bu Pazar, ‘bana kendimi şanslı hissettirecek' bir programa izledim. TV5'de Kulis Programı...
Kanalı açtığımda 3-18 arası onlarca çocuğun görüntüleri belirdi ekranda. Herhalde bir okul, bir oyun salonundaki çocuklardır diye düşünürken, bir de ne göreyim burası Diyarbakır'daki bir Protestan Kilisesi. Bu çocuklar da ‘Kutsal Mesih'in aşkıyla yanan yavrular.' Gözlerime inanamadım. Onlarca çocuk din eğitiminin ilköğretime kadar kısıtlı olarak verilebildiği ülkemizde Pazar ayini için kiliseye gelmiş.
Ve bir kız çocuğu alıyor mikrofonu...
‘Sonradan hıristiyan oldum. Buradaki insanlar Kutsal Mesih'in aşkıyla yanıyor. Ben de burada olduğum için çok mutluyum.'
Ve diğeri: ‘ Yıllardır aradığım huzuru burada buldum.'
Nihayet ekranda kilisenin sonradan hiristiyan olmuş papazı beliriyor. Röportaj yapan gazeteci: "Çocukların bu yaşta kiliseye gelmesi doğru mu? Biliyorsunuz ilköğretime kadar çocukların Kur'an Kursu'na gitmeleri sınırlandırılmış durumda."
Papaz kendinden gayet emin bir tavırla: "Kimse bize karışamaz. Devlet bizim ne elektriğimizi, ne suyumuzu ne de papazlarımızın parasını veriyor."
Bu ne rahat konuşma, bu ne cüret diye düşünürken programa konuşmacı olarak katılan Batıkent Protestan Kilisesi Pastörü konuşmaya başlıyor:
"5 yıl içinde Türkiye'nin rengi değişecek. Tanrı Türkiye'de geziyor."
Herkes gibi ben de bir an nasıl değişecek acaba? diye kendi kendime düşünürken sunucu soruyor: "Bundan nasıl bu kadar eminsiniz ve bu değişim nasıl olacak?"
Sayın Pastör başlıyor şakımaya...
"Ben 21 yıl önce geldim Ankara'ya. Ankara çok değişti.(Umarım burada kendisinin değiştirdiğini kastetmiyordur.) Geldiğimde 5 olan kilise cemaatini bugün 500'e ulaştı. Bugünkü ortam çok iyi. Hükümetin politikalarını beğeniyorum."
Ne günlere kaldık Ya Rabbi!
Bir pastör, bir yabancı, bir misyoner (kendisi açıkça ben misyonerim diyor. Çünkü misyonerlik faaliyetleri suç olmaktan çıkartıldı) hükümetin politikalarını beğeniyor ben ise ürküyorum ve bir ara düşünüyorum: Burası Türkiye veya Müslüman bir ülke mi?
Devam ediyor pastör konuşmasına beni daha da şaşırtarak..
"Biz Tanrı'nın bizi bereketlendirmesi için İsrail'e dua ediyoruz. Tanrı bütün yanlışlıklarına rağmen İsrail'in arkasında ve Kudüs'e İsrail tamamen hakim olunca barış gelecek."
Programa katılan İlahiyatçı konuk "İsrail'in yaptığı katliam ve zulüm için mi dua ediyorsunuz?" deyince tabi ki cevap yuvarlanarak geliyor "Biz barış ve özgürlük için dua ediyoruz."
Benim bu sözlerden anladığım İsrail bütün katliamlarını 'barış' için yapıyor ve Makyevelistler gibi "Amaca giden her yol mübahtır" ilkesi geçerli onların kitabında.
İlahiyatçı konuk devam ediyor: "Marks dini afyon olarak nitelendiriyor. Ancak dinler insanları haksızlığa direnmeye itmeli. Bugün Bush'un bağlı olduğu Evangelistler insanları uyutuyor. Marks'ın kastettiği afyon bu işte."
Ve Sayın Pastör başlıyor müptelası olduğumuz sözleri tekrarlamaya "Biz barış ve özgürlükten yanayız."
Bu sözler terör örgütü destekçilerinin sıkıştıklarında ve Batılı amcalarından yardım istediklerinde tekrarladıkları nakaratlara ne kadar da benziyor.
Eğer barış İsrail'in zulmü, PKK'nın namlusundaki mermi ise istemiyorum kardeşim böyle barışı, demokrasiyi...
Eğer demokrasi şehit anaları feryat ederken, terörist başı için af istemek, Aziz şehitlerimize (Affınız sığınarak söylüyorum) ‘Kelle' demekse geri dursun bizden böyle demokrasi...
İlahiyatçı konuğun mademki barış ve demokrasiden yanasınız Bush'un yaptığı zulmü, İsrail'in yaptığı katliamları beraber kınayalım deyince "Biz siyasete karışmayız" gibi komik bir açıklamada bulunuyor sayın pastör.
Bunun gibi yazarken bile tüylerimi diken diken eden açıklamalarla program devam etti.
Sayın okurlar, Afrikalı bir düşünür Batılı sömürgecilerin misyonerlik
faaliyetleri ile ulaşmak istedikleri gerçek niyetlerini ne güzel özetlemiştir: "Onlar (misyonerler) geldiklerinde bizim toprağımız onların ise İncilleri vardı. Bugün ise bizim İncillerimiz onları ise elimizden aldıkları topraklarımız var."
1950'de hiç hıristiyan olmayan Güney Kore'nin bugün %60'ı Hıristiyan olmuşsa ve bugün bu ülke ABD'nin uydusu ise şapkamızı önümüze alıp biraz düşünmemiz gerekmektedir.
Bugün barıştan, huzurdan, dinler arası diyalogdan dem vuranlar neden bu girişimlerini Avrupa'nın ortasında bilerce masum Boşnak sırplar tarafından soykırıma uğratılırken veya Batı Trakyadaki kardeşlerimizin her türlü hakları alınırken yapmıyorlar da; Urfa'da Mardin'de yapıyorlar.
Veya Kosova'da, Azerbaycan'da insanlar hunharca öldürülürken bu diyalogcular tatile mi çıkmışlardı da bu feryatları duymadılar.
Ancak suçu başkasında aramak en büyük kolaylık olsa gerek. Adamlar görevlerini yerine getiriyorlarsa suç onların mı?
Misyonerlik faaliyetleri bu kadar başı boş bırakılmışken biz neyin hesabını kimden sorabiliriz.
Hülya Avşar'ın hayatındaki her ayrıntıyı takip eden, her gün bir yenisi eklenen dizilerin müptelası olan; buna karşın dini ve milli şuurun doğru dürüst verilmediği bir gençlikten duyarlılık beklemeye ne hakkımız var?
Geçen hafta da alıntı yaptığım Hasan Cemal'in kitabından bana çok anlamlı gelen bir bölümü aktararak yazımı bitirmek istiyorum:
"...Hayatımı değiştiren kitaplar vardır. Bunların başında Georges Politzer'in ‘Felsefe'nin Temel İlkeleri' geliyor. Politzer kitabı için şunları söyler: Marks ve Engels'in ve onların en büyük öğretileri Lenin ve Stalin'in ana fikirlerini öğrenmek isteyenlere yardımcı olmaktır..."
Ve yazarımız bir solukta okuduğu bu kitapla 1967 yılında bir anda siyasi kimliğini edinmişti.
Bir insanın bir kitapla hayatını kökten değiştirmesi ne acı bir şey.
Yıl 1999. Olgunlaşmış Hasan Cemal şu itirafta bulunuyor:"Kafamın içi o denli bom boş olmasa, bu kadar kolay olabilir miydi? Bir kitap böylesine derin izler bırakabilir miydi? Böylesine köklü bir zihinsel değişikliği yol açabilir miydi?"*
Evet ne kadar acı bir itiraf. Bilgiden, bilinçten uzak çocuklarımız da tıpkı önceki nesil gibi zehirlenebiliyor.
Lütfen biraz daha duyarlı olalım ve geleceğimizin teminatı çocuklarımızı koruyalım...
* Hasan Cemal, Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım, Doğan Kitapları, 17. Baskı, Aralık 2005, s. 144.
www.etikhaber.com! |